Home Page
21.01.2018
21.01.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Seçkinlik Semti
Image

Nişantaşı, ne zaman bir cümle içinde geçse, İstanbul’un seçkinliğinin simgesi olarak anılır. Bunun kanıtı olarak gösterilebilecek örnek o kadar çok ki... Örneğin Büyükşehir Belediye Başkanı, İstanbul’un bir başka tarihi semtiyle ilgili bir dönüşüm projesinden söz ederken, “Geleneksel Türk mimarisine uygun bir proje gerçekleştirilecek, Zeytinburnu da yeni Nişantaşı olacak” diyor. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi, Nişantaşı kentsel bir model, yüksek bir çıta...

Yazarlara kulak verildiğinde de aynı sonuç çıkar. Örneğin Haşmet Babaoğlu, İstanbul sabahlarını anlattığı ‘Soğuk bir sabah, Nişantaşı'nda...’ başlıklı yazısında; araçların dura kalka ilerlediği bir otoyolda olmaktansa Nişantaşı kavşağında bir arabanın üzerine sıçratacağı çamurlu kar suyunu bile tercih ettiğini yazar. “Asude güzellik,” dediği, Nişantaşı’nın öğlen saatlerindeki cıvıltılı hoşluğuna değinir ve Teşvikiye-Nişantaşı-Osmanbey arasında yaptığı bir sabah yürüyüşünün neler hatırlattığını sıralar: “Ergenliğe henüz girdiğim çağda, Catherine Deneuve'ün aslında herkesi kandırdığını, Paris'te değil gerçekte Nişantaşı'nda yaşadığını hayal ederdim. Nişantaşı ve özellikle Topağacı semti de bu hayalimi boşa çıkarmazdı. Her köşebaşında karşıma bir Catherine Deneuve çıkardı...” Catherine Deneuve bir çok kişi için erişilmez güzelliğin simgesidir. Nişantaşı’nın ise her an erişilebilir bir seçkinlik olduğuna kimse karşı çıkmasa gerek... Bir başka yazar, A. Zeynep Mağgönül’ün bu semti anlattığı, Kitabevi Yayınları’ndan çıkan kitabına uygun bulduğu isim de bu yönde bir kanıt sayılmaz mı? ‘Teşvikiye - Nişantaşı: Seçkin Semtin Seçkin Sakinleri’...

Dünya üzerinde ismine müzik albümü yapılmış kaç semt vardır? Sesini bir albüme kaydetmiş, sergilediği yaşam stilini sanatsal ve ticari hayata sokabilmiş olmak da bir seçkinlik alameti değil midir? ‘The Ambiance of Nişantaşı’ içerdiği 15 şarkıyla, özellikle chill out ve lounge müzik tarzlarını bu semtle özdeşleştiren bir albüm olmanın yanında, ifade etmeye çalıştığımız konumun bir başka kanıtı, bir zamansızlık göstergesi. Geçirdiği onca değişime rağmen, Nişantaşı eskiden neyse, bugün de o...

Image

Kimi onu “Avrupa Yakası'nın en Avrupai semti,” olarak tanımlar; kimi “Gün boyu vitrinleri dolaşan alımlı hanımlar ve şık beylere en sık rastlanan yer” diye bilir. “İçeriksiz sosyal insanlar bölgesi!” diye eleştirmeye kalkana da rastlanır; toplumun değer ve karar oluşturucularının kümelendiği yer,” olarak kodlayana da... Ama kim ne derse desin, bütün görüşlerin buluştuğu ortak nokta seçkinliktir.

Seçkinlik, genellikle pahayla eşdeğer tutulsa da ondan ibaret olmadığı su götürmez bir gerçek. Pahalı olmasına pahalıdır... Gayrimenkul araştırma şirketi Cushman & Wakefield’in dünyanın kiralık alan olarak en pahalı alışveriş caddeleri listesinde, New York Beşinci Cadde, Hong Kong Causeway Bay ve Paris Champs Elysées’nin peşinden 33. sırada Abdi İpekçi Caddesi gelir örneğin. Ama aynı zamanda en çok seyredilen televizyon dizilerinden Avrupa Yakası’nın da mekan kahramanıdır. Seçkinlikle popülerlik arasında kendince bir köprü kurmuş gibidir. ‘Paha’nın yanında, muhallebicisi, sokak satıcısı, simitçisi, dolmuş kuyruğuyla, bir yandan da her yer gibi olabilmiş, herkese açık kalabilmiştir. Seçkinliği erişilebilir kılma becerisine sahiptir.

Arada sırada sıradışı etkinliklere sahne olmasına ne demeli? Giderek biriktirdiği entelektüel belleğiyle, küçük bir parçası olduğu bu dev metropole, kentlilik öğretiyor olması küçümsenebilir mi? Bağımsız Fason Hareketi’nin Penguen Adası’yla başlayan yaya sergileri sürecinde, sanat izleyicisi olsun olmasın herkesin ilgisini çeken işlere evsahipliği yapması, seçkinliğine seçkinlik katma çabası sayılmaz mı?

Cumhuriyet döneminin ustalarından, Mimar Vedat Tek’le Atatürk’ün silah arkadaşı Hüsrev Gerede’yi, Süleyman Nazif’le Şair Nigâr Hanım’ı, Orhan Pamuk’la Osman Boyner’i, Abdi İpekçi’yle İsmet İnönü’yü birbirine komşu edebilmiş olmasını da unutmamak gerekir.

İstanbul’un bir gün ‘Avrupa’nın en büyük kenti’ olarak anılacağını giderek daha çok kişi kabulleniyor. Özellikle 2005 yılından sonra, dünya basınında İstanbul, o güne kadar dile getirilmemiş sıfatlarla anılmaya başlandı. Şehir artık geleneksel kubbeli ve minareli siluetiyle, Haliç’in şiirselliğiyle, Topkapı’nın hazineleriyle değil, kentsel değerleriyle öne çıkıyor ve tüm dünya basını ağız birliği etmişcesine, İstanbul’u en ‘cool’, ‘trendy’ ve ‘hip’ metropol olarak tanıtıyordu. Boğaz kıyılarındaki gece kulüpleri, Levent-Maslak gökdelenleri, modern alışveriş mekanları, kentin insan coğrafyası renkliliği gibi görüntüler haber olmaya başlamıştı. Türkiye haberlerinde kullanılan alışılagelmiş görüntüler değişiyordu. Sonuçta batılı haber kanalları, İstanbul’un Avrupai yüzünü görmezden gelmekten vazgeçmiş görünüyordu. İnsan kitleleri, asker ve polis, kentin en bakımsız sokakları, Tahtakale çarşısı, nargile içenler gibi, görüntülerle aktarılan İstanbul imajı, sanki birden bire değişti. Bir çok yayın İstanbul konusunda renkli ve övgü dolu dosyalar yayımladı. Hepsini tek bir cümlede özetlemek mümkündü: “Türkiye, AB’ye tam üye olduğunda, İstanbul da Avrupa’nın en kendine has özelliklere sahip ve yeni eğilimlerde öncü kenti olacak.” Kuşkusuz, kentin 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi de bu kanıları destekleyen bir gelişme oldu.

Basın aracılığıyla Avrupa kamuoyunu etkileyen bu değişim, aslında birden bire olmadı. İstanbul’da da ‘modern zamanlar’ batıda olduğu gibi yüzyılın başında başlamıştı. Beyoğlu ve Nişantaşı, en oryantalist gözler için bile, bu şehirdeki Avrupai yaşamın aynasıydı. Zamanla Beyoğlu bu özelliğini yitirmeye başladı ama Nişantaşı hep bir başka kaldı.

İstanbul, kökten bir değişim geçirip 21. yüzyılın pazarlama, markalaşma, yapılaşma, medya, turizm ve iletişim gereklerine göre yeniden yapılanırken, Nişantaşı kendine has yaşam tarzını küçük ama belirgin özellikler katarak korudu, geliştirdi. Kente gelen turistler için değil, İstanbullular için bir gezi parkuru olarak kaldı.

Bir sosyal yaşam ve alışveriş muhiti olarak, Nişantaşı, sahip olduğu kentsel atmosferi kendi çizgisinde geliştirdikçe vazgeçilmez bir güzergah olarak kaldı. Mimari yenilikler, temizlik, kent mobilyaları, etkin ve yaratıcı yerel yönetim stratejileri, giderek bu semti yükselen İstanbul imajının da vazgeçilmez öğelerinden biri haline getirdi. Giderek turizmin içinde daha büyük yer tutan alışveriş güdüsüne sunduğu tatmin olanakları, sadece İstanbulluları değil, kentin ziyaretçilerini de Nişantaşı’na çekmeye başladı. Dünya, İstanbul’la beraber Nişantaşı’nı da keşfetti.

Sunday Times, “Bir zamanlar herkes Kapalıçarşı’ya giderdi ama şimdilerde alışverişin yeri Nişantaşı sokakları. En şık orası.” diye yazdı. Travel+Leisure, Nişantaşı’nın şık alışveriş güzergahındaki konaklama olanaklarını tanıttı. New York Mag, “Yeni oluşan moda sahnesinde Jean Paul Gaultier, Oscar de la Renta ve Kenzo tasarımcısı Antonio Marras’ın ilham aldığı İstanbul’un zengin, rahat ve alışveriş için çok kullanışlı bir semti olduğunu, Nişantaşı’nda seçkin bir gençlikle karşılaşıldığını duyurdu. Nişantaşı küreselleşiyordu.

Oysa Nişantaşı’nın küreselleşme deneyimi çok daha eskilere dayanıyor. 21. yüzyılın bu yaygınlaşan kavramı, eski İstanbul’un kozpomolit yapısında da kendini gösteriyordu. Vişnezade mahallesinin arkalarındaki eski ahşap evlerde süren geleneksel yaşam kültürünün, Maçka ve Teşvikiye’yle entelektüel burjuvazinin geliştiği Nişantaşı’na ulaşırken, sadece sosyal farklılıklar arasında bir köprü kurmuyordu.

1950’lerde İTÜ’ne verilen Maçka kışlasını izleyen yol boyunca dizili yapılar, yüzyıl başının Avrupa kökenli neo-klasik mimarisinin kıvrımlarında çokuluslu ve çokkültürlü bir geçmiş yattığının işaretleri olarak da okunabilir.

Tek başına İzmir Palas bile Nişantaşı’nda yaşanan modernizmin kanıtıdır. Ender rastlanan bir ayrıntı, binanın mimarı J. d’Armi’nin imzasını taşıyor olmasıdır. 1925 yılında, yedi katlı inşa edilen yapı, İzmirli işadamı Şerifzade Ahmed Süreyya Bey tarafından yaptırılmış, batı ve güney bölümleri bahçeyle çevrelenmiştir. Yapının güneydoğu köşesi ikinci kattan teras çatıya kadar devam eden dikdörtgen kesitli bir çıkma şeklinde dışarı taşırılmış, teras katınaysa sivri kemerli bir köşk görünümünde bir bölüm eklenmiştir. Yapı bu özellikleriyle Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın erken Cumhuriyet dönemi örneklerinden biridir.

Karşısındaki İtalyan Sefareti olarak inşa edilen Maçka Anadolu Teknik Lisesi binası ise Nişantaşı’nın güncel özelliklerini geçmişiyle ilişkilendirecek bir tasarıma sahiptir. Guilio Mongeri’nin 1920’lerde tasarladığı bu neo-rönesans üsluplu etkileyici görüntü, liseden çok bir sarayı andırır. Aynı mimarın neo-klasik bir eseri de, karşısındaki Maçka Palas’tır. Başta Abdülhak Hamit olmak üzere bir çok ünlünün konutu olan bina, 1990’ların sonuna kadar tasarlandığı gibi apartman olarak kullanıldı. Yine 90’larda ona eklemlenen komşusu, Milli Reasürans binası da çağdaş Türk mimarisinin başyapıtlarından biridir. Şandor ve Sevinç Hâdi’nin tasarladığı bina, kentsel dokuyla Nişantaşı’nın güncel yaşam tarzı arasında hem anlamsal, hem işlevsel bir geçit oldu.

Nişantaşı’nın neo-klasik mimari dokusu Teşvikiye Camii’yle sürer. Bina, antik dönem sütun başlıkları ve çatısıyla, -minaresi olmasa,- cami olduğunu gizler gibidir. Ama semte asıl kimliğini verenler sivil yapılardır. İspılandid, Belveder, Narmanlı, Teşvikiye Palas, semtte yaşana gelen modernizmin işaretleri gibidir. 1922'de Yunanistan'a göç eden Giritli Portakal Paşa’nın konağı olan ve 1927’de hazineye devrolup, önce Polonya Konsolosluğu, sonra Vilayet binası olarak kullanılan 'Vali Konağı' da bir sivil mimari örneğidir.

İstanbul’un dillere destan kozmopolit toplumsal yapısı 1960’lı yıllara kadar sürmüşken, sonraki yıllarda görülen erozyon Nişantaşı’nı görece daha az etkiledi. Bugün sayıları on binlerle ifade edilen İstanbullu Museviler, kenti terk ettilerse de semti mesken tutmaya devam ettiler. Şütte ve Abant Çiftliği, Avrupai beslenme tarzının kentteki az sayıdaki örnekleriydi. Yine İstanbullu Rumlar, Kıyık pastanesi, Hayko ayakkabıcısı gibi örneklerde olduğu gibi, işletmelerini yakın geçmişe kadar sürdürdüler. Süleyman Nazif Sokak’taki eski Ermeni evleri de bir dönemin tanıklığını sürdürüyor.

Yabancı temsiliciklerin de etkisiyle, Nişantaşı çokkültürle yapısını küreselleşmenin bir kavram olarak duyulmaya başladığı yıllara kadar sürdürdü. Dolayısıyla 2000’li yıllarda da dünyanın dönüş hızına uyum sağlaması zor olmadı.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.