Home Page
23.09.2018
23.09.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Teknoloji ve Anti Teknoloji
Image

Teknoloji üretimi ya da transferi sınai gelişmenin vazgeçilmez koşulu. Bu tamam. Peki ya anti-teknoloji ne oluyor? Globalleşme karşıtları gibi bir de teknoloji karşıtları mı var? Belki öyle düşünenler de vardır ama bizim konumuz Amazon yerlilerinin yaşam standartlarına dönmek isteyenler değil. Teknolojik gelişmeler bir dışsal fayda daha sunmaya başladı. O da geleneksel üretim biçimlerinin değerinin artması...

Özellikle küçük ve orta boy işletmelerin teknolojik yeniliklere kolay uyum sağladığından sözedilir. Küçük ölçekli olmanın avantajı, görece az yatırımla en yeni teknolojileri adapte etme dinamiğine sahip olmaktır. Günümüzde Türkiye’de başta tekstil olmak üzere bir çok sektörde bu tür ihracat mucizesi yaratan kuruluş var. Bunlar genellikle ikinci, üçüncü kuşağın iş başında olduğu aile şirketleri. Bir zamanlar geleneksel üretim yöntemleriyle işe başlamış, geride bıraktığı süre içinde kontrollü büyüyerek bugün teknoloji-yoğun üretim gerçekleştiriyorlar.

Her fırsatta bilir bilmez tekrar edilse de bir gerçek var. Türkiye, sadece bir imparatorluk mirasının üzerinde oturmuyor. Bir de medeniyetler arası geçiş yolu üzerinde oturuyor olmasının getirdikleri var. Anadolu’ya sanayi tarihi açısından baktığımızda, özellikle Akdeniz kıyı ticareti ve İpekyolu’nun etkinliğini görüyoruz. Üstelik bu etkinlik yüzyıllar öncesinden bugüne ilginç ipuçları da taşımış durumda.

Örneğin Bursa bugün tekstil ve otomotiv sanayii merkezi. Lacoste tişörtten, Renault Mégane’a kadar yüzlerce ürün en ileri teknolojilerle burada üretilip dünyaya yayılıyor. Büyük yatırımlar yan sanayilerini de kuruyor, başka hizmet dallarının da aynı oranda gelişimine etki ediyor. Bursa’ya tarih gözlüğüyle baktığımızda da farklı bir görüntüyle karşılaşıyor değiliz. 700 yıl önce Osmanlı Devleti’nin başkenti olan bu şehir, İpekyolu’nun duraklarından biri olarak, neredeyse Ortaçağ’dan beri tekstil ve otomotiv merkezi. Belki o dönemlerde bu iki terim dillerde yoktu ama gerek ipekçilik ve ipek dokumacılığı, gerekse araba yapımında Bursa zamanının en yüksek teknolojisine sahipti. İpekyolu’nu develerle katedenlerin Asya’dan getirdiği mallar Bursa’da atlı arabalara yüklenerek Batı’ya doğru olan yolculuklarına devam ederlerdi. Bugünkünden çok daha ağır ve kısıtlı da olsa, her iki konuda da kuşkusuz üretim teknikleri gelişim sürecindeydi.

Image

Keza, yine tekstil denince ilk akla gelen Denizli ve Kayseri... Türkiye belki sanayileşme sürecine sermaye birikimi olmaksızın girdi ama Anadolu’nun genlerine işlemiş üretim gelenekleri bir know-how sermayesi işlevi gördü. Bir zamanlar Fenikeli tacirlerin teknelerinin yelken bezlerini dokuyan Laodikya bölgesi bugün Türkiye’nin toplam sınai ihracatının önemli bir payını sadece tekstille üstlenir durumda. Bugün dünya çapındaki denim markalarının önemli kumaş tedarikçilerinden birinin Kayseri’de bir aile firması olması da salt bu firmanın girişim yeteneğiyle açıklanmasa gerek. Bu kentteki sınai gelişmelerin kökenlerine bakınca da pamuklu dokumacılığın insanlık tarihi kadar geriye gittiği, halıcılıkta yaratılmış anonim sanat başyapıtlarının büyüleyiciliği görülür.

Örnekleri çoğaltmak, hatta başka imparatorlukların bugünkü miraslarından örneklerle zenginleştirmek mümkün. Bunların hepsi teknolojinin zorunlu kıldığı evrimin geleneksel üretim tarzını geliştirmiş yörelerde daha kolay maya tuttuğunun göstergesi. Bu konumdaki firmalar geçmişlerinin farkında olarak ya da olmayarak hep daha ileri teknolojiyi kovalamak, hatta bizzat üretmek zorunda. Globalleşmeyle gelen teknoloji melezleşmeleri de bu noktada beklenmedik faydalar sağlayabiliyor. Zaten melezleşmeden hep güzel ürünler çıkmaz mı?

Şimdi gelelim anti-teknolojiden ne anladığımıza. Sanayi Devrimi’ni büyük oranda atlayan imparatorluk, (biraz da bu yüzden) çöktükten sonra kurulan Anadolu merkezli Türkiye Cumhuriyeti, on yıl aralıksız savaşmış bir topluma yeni idealler sunarken, sanayileşmeyi ön plana almıştı. İlk amaç geleneksel üretim kapasitesini sınai yatırımlarla artırmak ve demiryollarıyla ülke içinde dolanımını sağlamaktı. Yine Kayseri örneğine dönersek, ilk dokuma fabrikalarından biri de burada kuruldu. Türkiye’de sanayileşmenin her zaman rasyonel ve sorunsuz geliştiğini söylemek mümkün değil. Ülke ekonomisine bağlı olarak modernleşme hareketi içinde aksak bir ivmeyle bugüne gelindiğini kabul etmek lazım. Ama özellikle son yirmi yıl büyük ideallerin, etkileyici sıçramaların ve çok sayıda düşün gerçekleştiği bir dönem oldu. İşadamları istisnasız olarak teknoloji, otomasyon ve AR-GE yatırımına yöneldi. Bu süreç bütün hızıyla devam ederken kimileri ise teknolojiden bağımsız düşünerek bir tür üretim arkelolojisiyle uğraşmaya başladılar. Onlara ‘romantik’, ‘idealist’ ya da ‘gelenekçi’ diyebilirsiniz. Ama yaratmakta oldukları katma değer giderek mültimilyon dolarlık cirolar haline geliyor. ‘Mültimilyon dolar’ı telaffuz edince konuyu biraz daha açmak gerekiyor tabii ki...

Bir an düşünelim. Artık soğuktan korunmak için dudun ya da polar giyiyor olmamız, dağdaki çobanın keçe giysisinin yokolmasını gerektirir mi? Evimize bir halı alırken aklımızda ‘gerçekten kök boya mı acaba’ sorusu kalmıyor mu? Bir köy pazarında el yapımı bir tığ işi, kullanmayacak olsak bile bizi kendine çekmiyor mu? Geleneksel ürünlerin kendilerine özgü çekicilikleri dünyanın her yerinde dar da olsa bir piyasa yaratır. Ama bu sistemin içine ayrıca know-how ve yaratıcılık girdiğinde boyutların ne olabileceğini tahmin etmek güç.

Bugün Anadolu’da bir çok kişi ve kurum doğal boyaları yeniden yaşama sokmak için uğraşıyor. köylülerin bir nesil öncesinden kalmış, kökeni kaç yüzyıllık olduğu bilinmeyen reçeteleri tekrar ele alınıyor. Dokuma tezgahları, ev atölyelerinde yeniden kuruluyor. Pamuk tekrar iğden geçiyor, iplik tekrar kırmız otuyla boyanıyor, teknolojiden hiç nasiplenmemiş mekikler gidip gelmeye başlıyor. Bu insanların başlarında metropollü tasarımcılar, Avrupalı satınalmacılar, Amerikalı araştırmacılar var.

Çarpıcı bir örnek daha. Celalettin Vardarsuyu tüm zamanını geçmişin değerlerini bugüne katma değer olarak taşımaya çalışan biri. Toros dağlarının eteklerindeki bir köyün ahalisiyle yaptığı işbirliği çok yönlü bir etkinliğe dönüşmüş durumda. Bunlardan biri özellikle ilginç. Artık yerleşik hayata geçen göçebelerin yokolmaya terkettikleri keçi kılından yapılmış çadırları ipliklerine ayırıyor, bu asırlık malzemeyi ‘recycle’ ederek tekrar dokutuyor. Yine Anadolu’nun her köşesinden topladığı atılmış, eski püskü paçavra, bez gibi dokumaları ipliklerine ayırıyor, yeniden doğal yöntemlerle boyayarak yeniden dokuyor. Ortaya çıkan ürünler alabildiğine güncel estetiğe sahip, birer tasarım eseri oluyor. Malzemesi ise teknoloj öncesine ait. Vardarsuyu’nun İstanbul’daki firması Bereket Patch atölyelerinden çıkan ürünler de hem ‘unic’ hem de zamansız. Kars’dan Aydın’a kadar birbirinden farklı 18 yörenin dokuma örneği bir araya gelip şimdiye kadar keşfedilmemiş bir uyum sergiliyor örneğin. Ve 18 Anadolu kentinin ürünü bugün Tokyo’da ya da New York’da bir evin salonunu süsleyebiliyor. Ürünler çok çeşitli ama ortak özellikleri, 20. yüzyıl teknolojisinden hiç katkı almamaları.

Bu anti-teknoloji ürünlerinin sahipleri kuşkusuz teknoloji düşmanı değiller. Ama bir takım değerleri teknoloji yüzünden unutmamızın önüne geçiyorlar. Bu bakış açısının önemini daha iyi anlamak için endüstriyel bir ürüne de yakından bakalım. Alman kimyager Adolf von Baeyer’in kimyasal indigoyu yaratmasından bu yana doğal indigo kullanımı giderek azaldı. Sonuçta bugün 80 dolara satılan global bir blucin markasının doğal indigoyla boyanmış özel üretim bir örneğini bulduğunuzda fiyatının 500 doların üstünde olduğunu görürsünüz. Bu katma değeri teknoloji değil, doğa sağlamaktadır. Ve anti-teknolojideki yayılma teknolojideki gelişmeyle ne kadar atbaşı giderse hayatımız da o kadar renklenecektir.

Türkiye’nin taşrası bu konuda dünyanın yatırıma en elverişli noktalarından biri. Her kasabanın kendine has bir hazinesi var. Katır eğerinden bakır tepsiye, otlu peynirden deve keçesine kadar envai çeşit geleneksel ürün teknolojiden nasibini almaksızın muhtemelen son kuşak üreticilerinin elinde şekilleniyor. Onlardan öğreneceğimiz çok bilgi ve öğrenmek için çok az zamanımız var. Oysa geçtiğimiz ay yine dünyalılar Anadolu'dan bir şey öğrendi. Hannover'de düzenlenen Domotex fuarı, her yıl 1400 stand ve 40 bini aşkın ziyaretçiyle, küresel halıcılık sektörünün yönünü belirleyen organizasyonların en büyüğü olarak biliniyor. Domotex Hannover yönetimi ve sektörün önde gelen yayın organı 'Modern Carpets and Textiles' dergisi tarafından her yıl düzenlenen tasarım yarışmasının 'Eski/Antika Halı' dalında ilk kez bir Türk halısı Birincilik Ödülü aldı. 2009 yılı buluşmasında bu ödüle layık bulunan halının en büyük özelliği, 20. yüzyılın başlarında 'tülü' tarzında dokunmuş olması. Bereket Halıcılık'ın geleneksel estetik değerleri güncel mekanlarla buluşturma amacıyla yarışmaya kattığı halı, üründeki samimiyet, gösterişten uzak duruş ve doğanın sunduğu renklerle yarattığı mükemmel uyumdan dolayı ödüle layık bulundu. Anadolu'nun doğal malzemeleriyle geleneksel dokuma tekniklerini kullanarak, çağdaş mekanlar için yeniden tasarlanmış ürünler sunarken, geniş tarama alanındaki kültürel varlıkların kaybolmamasını da amaçlamak bu olsa gerek.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.