Home Page
24.04.2018
24.04.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Birileri
Image

Birileri rahat durmuyor. O rahat durmayanlar, hem kendi küçük dünyalarında hem de uzak çevrelerinde yolunda gitmediğini gördüklerini değiştirmeye çalışıyor. Biri var mesela, Paris’te yaşıyor ama Türkiye’deki senaristlerin haklarını korumaya yönelik yapılanmayı fiştekliyor. Fişteklemekle kalmıyor, bir de fişekliyor. Bununla kalmıyor, en yetkin senaristleri memlekete getirip buradaki sahipsizlerle birlikte calışmalarını sağlıyor.

Biri daha var mesela. Ekonomik olarak daha az gelişmiş birçok ülkeden bile daha kof olan müzik sektöründeki telif hakları yapılanmasını kabul edilebilir bir seviyeye getirmek için yıllarını harcıyor.

Birisi tiyatro belki de 1979'dan beri ilk defa bir yeraltı hareketine girişiyor. Küçük salonlarda, büyük hayal deneyselliklerini kıpraştırıyor.

Mevcut internet ve vahşi televizyonculuk ortamında sadece telif haklarını takip eden bir sendika bile olsa hiç yoktan iyiyken, daha haklarını talep bile etmeyenlerden başlayarak 19. yüzyılın kavramlarını bugün de olsa yerleştirmeye çalışan biri var.

Fransa, yazara değer verme konusunda çok köklü geçmişe sahip ülkelerden biri. Sinemanın endüstrileştiği 60'lı yıllarda ‘auteur sineması’ kavramını çıkartan ülke olarak diğer ülke yazarlarının gıpta ettiği bir system kurmuş. Ardından kıta Avrupası’nda bir çok ülke Fransa'yı taklit etmiş. Uzun süre direnen Anglosaksonlar da sonuçta yazarın eser üzerindeki hakkı konusunda hemfikir olmuş. Fransız sisteminde, örneğin bir filmde üç eser sahibi var. Yazar, yönetmen ve besteci. Bizde ise yapımcı, hiç abartmadan yazıyorum, “Güneş sisteminin herhangi bir yerinde,” diye başlayan cümlelerle eser hakkının alanını belirleyen sözleşme öne sürebiliyor. Eser sahibi, sadece telif hakkı olarak değil, eserin aynı zamanda da ahlaken de sahibi olduğundan, medeni ülkelerde yapımcılar ya da yayıncılar yazara sormadan ekleme çıkartma, montaj hatta sigara mozaikleme bile yapamaz.

Image

Aynı ilkeler tiyatroyda da geçerli. Tiyatro yazarlığı edebi bir alan olmanın yanında, medeni ülkelerde çok saygıdeğer bir işken, neredeyse meşrutiyetten beri bizde böyle bir meslek sanı bile yok. Dolayısıyla da Türkiye'de yazar hakları için birileri savaş verirken tiyatro yazarlarını devre dışı bırakıyor. Ama ne oluyor? Eğer biri çıkarsa çıkıyor ve yıllar boyu bu işle uğraşıyor. Sonuçta da belki uğraşları bir işe yarıyor. Bu yüzden o birilerini çok seviyorum. Tanısanız siz de seversiniz. Bir Dağhan Baydur’u, bir Sedef Ecer’i, bir Haluk İnal’ı, bir Mustafa Avkıran’ı tanımıyorsunuz. Neler yaptıklarını bilmiyorsunuz. Onlar kimin çıkarını kolladıklarını bilmeksizin anonim bir çaba içindeki girdapta yalnızlar. Çığlıklarını duyabilenlerin desteğiyle yetinerek uğraşlarını sürdürüyorlar.

Sadece sözünü ettiğim alanlarda değil, sanayide, ticarette, siyasette, basında da öyle birileri var. Kurumların kalıcılığı da sanıldığının aksine hep o birkaç bireye bağlı. Bu birilerinlerden her nesilde birkaç tane ancak çıkıyor. Onların işlevi kendilerini ait hissettikleri kurumu gözetmek, zamanın değişimine uyarlamak, sınırlı - sorumlu ‘idare’ etmek. Ne var ki ne kurumlar, ne sektörler, ne de camialar onlardan olabildiğince yararlanamıyor. Kimi küsüyor, kimi kin duyuyor, kimi yılmıyor. Kendini onlardan biri gibi gören herkese teşekkür etmek istiyorum. Çünkü kimse onlara çoğu zaman bir teşekkür bile etmiyor.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.