Home Page
23.09.2018
23.09.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Türkiye-Fransa İlişkilerine Sarkozist Yaklaşım
İzzeddin Çalışlar

Şovenizm, elitizm, oryantalizm... Bu kavramların hepsinin de fransızca kökenli olması bir tesadüf olabilir mi? Aynı entelektüel, provokatif ve dekadan gibi... Zaten Fransa’yı da bu altı sözcükle özetlemek mümkün...

Vaktiyle Giscard d’Estaing de aynı Sarkozy gibi Türkiye’ye özellikle gıcık bir Fransa başkanıydı ve Türkiye’ye hiç gelmemişti. Bir mazeret bulamadığından olacak, Sarkozy geldi, gitti.

Fransız kültürünün yeniden küresel bir güç olma ihtimali giderek azalırken, Fransızlar nicelik olarak da giderek azalırken, topuklu ayakkabıları ve dikleştirdiği saçlarıyla boyunu uzun gösterme çabasındaki başkan, halen kendini AB ile Türkiye arasındaki kapının anahtarına sahip olan gardiyan olarak görüyor.

Bu ziyareti bir fırsata çevirmek için ne yapılabilirdi diye düşünürken, aklıma ancak Ertuğrul Özkök’ün düşünebileceği türden üç saatlik bir operasyon geldi.

Toplantılar arasında Başbakanımız bir punduna getirip “Nicholas, gel senle başbaşa bir yemek diyelim” dese ve onu uçağa atıp Bodrum’a götürseydi… Başbaşa doğrudan Orfoz’a gitseler, kale manzaralı iki kişilik masaya kurulsalardı. Paris’in karlı ve karanlık havasından mis gibi bahar güneşine geçişin etkisi altında yemek servisi başlasaydı…

Türkiye-Fransa İlişkilerine Sarkozist Yaklaşım

Sarkozy tam yağlı, taş sertliğinde keçi peynirinden bir gıdım alıp Fransız chèvre’iyle kıyaslarken, taze karabiberli kedonyaları, ardından füme yılan balığını tatsaydı. Başbakan içmese de misafirine İzmir işi bir şişe kırmızı Paşaeli şarabı da açtırsaydı… Fonda Edith Piaf çalarken “Bak, burası tarihin babası Herodot’un şehri; Strabon da buradan geçmiş; La Fontaine’e o fablları yazdıran Ezop da…” deseydi.

Balık çorbasının içindeki otların rayihası genzinden geçmeden, gürül gürül salatanın suyuna karışan deniz mahsullü pilavı hüplemekten kendini alamayan Sarkozy’ye Fransa’nın tüm gurmelerinin lezzetin kökeni olarak saydığı Lucullus’un da buralarda yaşadığını hatırlatsaydı… Fırından çıkmış parmesanlı istiridyeyi tadınca Sarkozy’nin yüz ifadesinin cep telefonuyla çekip kendine gösterse ve “Hayret hiç böyle Coquille St. Jacques yememiştim” deyişine tanık olunca, Thales’in şehri Milet’in de çok yakında olduğunu araya sıkıştırsaydı… Marsilya’nın varlık sebebinin Foça olduğu bilgisini de arada sızdırsaydı…

Akdeniz havzasının en iri ve yumuşak ahtapot kolunu neredeyse çiğnemeden yutarken, Truva’da olan bitenleri ansa da, lafı o koca orduların o zaman neyle beslendiğine getirseydi… Deniz minarelerinden çıkan minnacık et parçalarının kalıcı lezzeti midesine doğru inerken bu kıyılardan çıkmış mitlerin uyarlandığı Avrupa operalarından bahsedip, lafı Mozart’a, oradan da Vivaldi’nin Beyazıt operasına getirseydi… Avrupa kültürünün ilham almakla kalmadığını, parşömen kağıdını Bergama’dan, heykel sanatı ve mimariyi İonya’dan aldığını örnekleseydi…

Tam sofraya içine bir doz sarmısakla zeytinyağı şırınga edilerek fırınlanmış ‘bomba’ lakaplı mor patlıcan geldiğinde, Sarkozy’nin ataları yıkmasa, yedi harikadan biri olan Mozoleum’u da oturdukları yerden görüyor olacaklarını söyleseydi…

Nasıl olsa biliyordur diye, Datça’nın Venüsü’yle Efes’in Dianası’ndan hiç bahsetmeyip, Dalyan’dan o gün gelmiş mavi yengeçin etli butlarıyla oynaşmakta olan Sarkozy’yi bir dahaki gelişinde Meryem Ana’nın evinde hacı olmaya davet etseydi…

Her Fransız gibi, Sarkozy’nin de beynine giden yol gırtlağından geçtiğinden, Orfoz restoranda geçireceği bir saat de Sarko’nun Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki fikrini değiştirirdi. Tabii başbakanın hâlâ tam üyelik diye bir derdi varsa… Yoksa devletin kaynaklarını Avrupa’nın en lezzetli mönüsüne harcamaya ne gerek var?

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.