Home Page
23.01.2018
23.01.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Zaman Ölçülmez, Harcanır

Zamanı ölçmek, insanın aklının başına geldiği ilk dönemlerden beri vazgeçilmez bir ihtiyaç olmuş. Simone Veil'in "Yaşamdaki bütün trajediler ortak bir trajedide buluşur aslında; o da zamanın akışıdır" deyişinden de anlaşılabileceği gibi, insanoğlu zamanı ölçmeye başladığı gibi, onu durduramayacağını da fark etmiş.

Her ne kadar zamanı öldürmek için sonsuz çeşitlilikte eylem yaratmışsa da, asıl kendini öldürenin 'zaman' olduğunu kabullenmesi, insanoğlunu bu konuda düşünmeye itmiş olmalı ki, kimse geçmişi sevip geleceği kıskanmaktan kendini alamamış. Zamana iyimser yaklaşanlar; "Zamanın azaltmadığı, yumuşatmadığı üzüntü yoktur" diyerek ona olumlu yaklaşmış, mantıklı insanın zamana uyan olduğu üzerine düşünceler üretmiş, zamanını kullanmasını bileni bilgelik mertebesine oturtmuş.

Image

Zaman, bazı anıları silerek, bazılarını düzelterek, bazılarını da özellikle unutturmayarak insan üzerinde bir sanatçı titizliğiyle çalışa dursun, insanoğlunun zamanla ilişkisini düzenleyen en önemli icadı saat olduğundan, o da bir sanatçı titizliğiyle zamana hakim olmaya çalışmış. Sonuçta alabildiğine soyut bir kavram olan zaman, insanın kolunda taşıyabildiği, küçücük bir kutucuğun içine sığıvermiş. Zaten uygarlık tarihi de insanın yarattığı kavramlarla başedememesinin öyküsü değil mi?

İlk dijital saatler görülmeye başlandığında, geri dönülmez bir yolculuk başladığı sanılmıştı. "06:38" yazısı artık köşeli de olsa rakamla okunabiliyordu ve ilkokulda görülen 'akreple yelkovanı tanıyalım' derslerinin boşa harcanan zaman olacağı düşünülüyordu. Öyle olmadı. mekanik saat kendi evrimini bir başka kulvara geçerek sürdürdü ve prestijini yeniden ele geçirmeyi bildi.

Meraklısı için her mekanik saatten dünyada sadece bir tane vardır. Çünkü o meraklı, el yapımından ve ustalıktan şaşmaz. Pille çalışan quartz saatlerin çıkışına kadarki yüzyıllar boyunca mekanik saatler hep elle yapıldı. Birbirleriyle şıklıkları kadar şaşmazlıklarıyla da yarıştılar. En basitinde bile 150'yi aşkın minik parça olan, kiminde ufala ufala sayıları 300'ü bulan bu mekanik harikaların yapısı, bir Formula 1 aracından bile daha karmaşık olsa da genellikle hiç içine bakılmadan, estetik yüzlerine bakılarak alınıp satıldılar.

Kuşkusuz iyileri ve kötüleri vardı. Teknolojinin getirdiği sonuçlar yine farklı oldu ve saatçilikte de sonunda iyi olanlar kazandı. Mekanik saatin yerini Swatch'ın çıkmasıyla zirveye vuran çağcıl otomatiklere terketmesiyle, o dünyada vasatların bile yaşamasına gerek kalmadı. Ancak gerçekten iyi olup vazgeçilemez mertebesine erişmiş mekanikler yaşabilecekti. Üstelik değerlerini artırarak...

Bugün fiyatı yüzbin dolarlarla ölçülen el işi mekanik bir saatin yapımı bir yıldan fazla sürüyor. Sık dokunmuş, ince düğümlü bir ipek halı gibi yani... Ve onlar ihtiyaç duydukları enerjiyi halen parmak ucu kuvvetinden alıyorlar. Genç yaşlardaki birçok kişinin bir kez bile saat kurmak zorunda kalmadığını düşünerek, mekanik bir saatin başlangıç enerjisini nasıl süreğen harekete dönüştürdüğünü açıklamak gerekebilir. Onlar muhtemelen zemberek sözcüğünü de hiç duymamışlardır.

Her mekanik saatin belli sürelerde kurulması gerekir. Eğer kol saatiyse, yan tarafındaki minik vida sürekli aynı yöne çevrilerek, diğer aksamı harekete geçirecek yay sıkılır. Yay öylesine bir dengeyle kendini bırakır ki, birbirine geçen dişliler dakik olarak dönmeye, yay da aynı hızla boşalmaya başlar. Yayın tamamen boşalmasıyla saat durur. Ama durmaya yaklaşmışken bile ritmi bozulmaz. İşte bütün bunları ayarlamak da onu yapan ustanın becerisi ölçeğindedir. Tamamen durmadan kurulan saat de hiç durmadan zamana dair görevini yerine getirir. Bu başlangıç gücü, sarkaçlı saatlerde ise kurmayla değil, sarkacın hareketiyle ve mekanizmanın ona sürekli hareket kazandırmasıyla gerçekleşir. Ne kadar garip değil mi? Bir kere harekete geçiriyorsunuz ve tarih boyunca çalışacak bir süreç başlıyor. Teorik olarak, mükemmel bir sarkaçlı saat, dış etkenlere maruz kalmadıkça ve bakımı yapıldıkça sonsuza kadar çalışır. Ne var ki kimse bunu görememiştir. Çünkü artık etrafta sarkaçlı saat de görülmüyor. İsviçre'nin eski, köklü otellerinin lobileri dışında...

Kimse bu endüstrinin merkezinin İsviçre olduğu yargısına karşı çıkamaz. Birçoğu Vallée du Joux'da toplanan üreticiler, bu mekanik harikaları küllerinden yeniden yaratan en büyük ustaları istihdam ederken, Cenevre'yi de pazarlamanın merkezi haline getirmiş durumda. Dünyanın neresinde mekanik bir saate rastlarsanız rastlayın, bu vadiden çıkmış olduğuna emin olabilirsiniz. Tabii halen çalışıyorsa... Bölge sadece sanayiyle değil saat turizmiyle de ismini duyurmuş durumda. Le Brassus, La Chaux-de-Fonds, Chopard, Audemars Piguet ve diğerleri. Hepsinin imalathaneleri ve müzeleri farklı bir kültür turizminin elçisi durumunda. Hiç bir mücevherin onlar kadar ilgi çekmediğine emin olabilirsiniz. Bu göl kenarında toplanmalarının ise iki nedeni var. Garip gleecek ama bu nedenlerden biri siyasi. 2. Dünya Savaşı'nda Fransa'nın Almanlar tarafından işgaliyle İsviçre'ye kaçan Musevi ustalar Cenevre'yi mesken tutmuş. İkinci neden ise daha da ilginç çünkü coğrafi. İsviçre'nin temiz havası ve gölün yarattığı mikroklimayla oluşan ılıman hava bu tür üretim için ideal.

1970'lerde başlayan pilli saat üretimi İsviçre'nin bu incelikli zanaatını tamamen öldürecek kadar etkili olmuşsa da, yine seçkin değerlerin öne çıkmasıyla mekaniğe olan merak canlanınca, sektör canlanmış ve eskisinden de güçlü bir hale gelmiş durumda. Nicelik olarak değilse de, nitelik olarak... Zaten 70'lerde başlayan birçok akımın devamını getiremediği söylenebilir. Şimdi de olduğu gibi o zamanlar da geleceğin teknolojisini müjdeleyen James Bond'un kol saatinin marifetleri hiç bir zaman hayata geçmedi. İnsanlar saati saat olarak kullanma tercihinden vazgeçmiş değil. Asal işlevinin yanında, belki bir de şıklığından bahsedilebilir. Ama zaten saatin bir takı olarak kullanılması da zamanı göstermesi için kullanılışı kadar eski. National Geographic'in 70'li yıllardaki sayılarını karıştıranlar, ilkel kavimlerin şeflerinin bir gösteriş alameti olarak çalışmasa bile kol saati taktıklarını fark edebilirler.

Mekanik saat, diğer bir çok sanayi kolundan çok daha önce tasarım ağırlıklı bir nesne olarak hayata girmişti. Herkesin tek tip kıyafet giydiği dönemlerde, kişilik farklarındaki gösterge saat seçimiydi. Bunun bugün de çok farklı olduğu söylenemez. Gösterişli yaşamın ivmesini en çok artırdığı Moskova'daki gece kulüplerinde beylerin kol saatleri, yıllık cirolarını yansıtıyor. Hanımların saatleri de partnerlerininkini tabii... St. Tropez'de bir kafede yırtık blucin ve tişörtüyle oturan bir delikanlının aile servetini de saatine bakarak belirleyebilirsiniz. Starlar, politikacılar ve spor dünyasının ilahları için de durum farklı değil. Saatin görünen yüzü, varlığın görünmeyen yanının aynası durumunda. Oysa bir saate o değeri kazandıran sadece görünen yüzü değil.

Bir mekanik saatin arkasını açtığınızda, dokunmaya kıyamayacağınız berraklıkta temiz, pürüzsüz ve duru bir dünyayla karşılaşırsınız. Kimi modellerin içini gösteren bir pencere bırakmaları da kullanıcısını o dünyaya yakın tutmak amacını taşır. Sanki kolunuzda canlı bir varlık taşıyor hissine kapılmanız doğaldır. Çünkü o saat de sizin gibi doğmuş, yaşamış ve birgün ölecektir.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.