Home Page
21.01.2018
21.01.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Kadının Dünyayla İmtihanı

Gelişmiş bir batılı ülkenin kadını, biraz dünya hakkında bilgiye sahipse, hemcinslerinin kendiyle aynı koşullarda yaşamadığı ülkelerden yakınır. Ezilen, sömürülen, erkekle eşit haklara sahip olmayan kadınların bulunduğu toplum olmamasını ister. İnsancıl bir kaygıdır. Haklıdır. Ona eğitim, olanak, meslek, hukuk, para, aile verilmiştir. Sağduyusu başkalarına da verilmesi gerektiğini söyler. Ortamını buldukça haykırır.

Gelişmekte olan bir ülkenin kadını, biraz kendi ülkesi hakkında bilgiye sahipse, hemcinsleri arasındaki yaşam kalitesi farkını gözlemler. Kendi düzeyinden aşağıda bulunanları düşünür, haline şükreder. Ona sunulan imkanlar kısıtlıdır, edinebildiği kadarını kâr görür, edinilemeyenler için ortam buldukça sızlanır, pek bir şey değiştiremeyeceğini bilir.

Az gelişmiş bir ülkenin kadını sadece küçük dünyasını tanır. Yaşamak ve yaşatmanın temel fonksiyonlarıyla haşır neşirdir. Doğaya yakındır, davranışlarını içinde bulunduğu toplum ve gelenekler belirler. Ona sunulan olanaklar varsa bile, haberi yoktur, talep de etmez. İçgüdülerinin izinden gider, dış kaynaklı güdülerle çatıştığında siner, isyan etmez.

21. yüzyılda hâlâ dünyada ‘Kadınlar Günü’ne ihtiyaç duyulmasının, kadının özel olarak desteğe muhtaç olmasının, kadın sorunlarının modernitenin yarası haline gelmesinin temel sebebi de yukarıda özetlenen paradoksta gizlidir: Talepte bulunmayan kesime hak sunmak!

Gelişmiş dünyanın kadınları bu insani çabaya girişirken temel bir hata yaptı. Kadının içler acısı halinin sorumlusu olarak erkekleri gösterdiler. Daha ilk adımda insanlığı erkek ve kadın olarak ikiye ayırarak, erkeğin kadını mal olarak gördüğü suçlamasını getirdiler. Böylece feminist hareket erkeklerden maksimum destek almadan başladı. İnsanlığın ortak sorununu çözmek kadın hareketine kaldı ve globalleşmesi yavaşladı. Uluslararası yardım ve toplumsal gelişme amaçlı kuruluşların salt kadınlara yönelik bir tutum takınması beklenemezdi. Sorunlu ülkeler, açlık sınırında yaşayanlar, despot idareler sadece kadın mağdurlar ortaya çıkarmıyor. İnsanlığın sorunları kadınları soyutlayarak değil, ancak topyekün çözülebilir. Bu da kadının kendisini önce ‘kadın’ olarak değil, ‘insan’ olarak tanımlamasına bağlı. Bir an sihirli bir değnekle dünyadaki bütün kadınların taleplerinin gerçekleştiğini düşünelim. Ortaya çıkacak manzara erkek köleler ve şimdiye kadar görülmemiş ölçekte bir buyurganlık rejimi olur. Çünkü o zaman kadın sorunları kadar erkek ve çocuk sorunları da olduğu ortaya çıkar. Kadının sahip olması gereken demokratik, hukuki, toplumsal, bireysel, ahlaki ve mali haklarına istisnasız kavuşması bir insanlık sorunudur, kadın sorunu değil. Bu büyük imtihanın ilk sorusu ise, talepte bulunmayan kesimin kendi için bir şeyler istemeye nasıl başlayacağı.

Kadının Dünyayla İmtihanı

Dünya üzerinde kadın-erkek dağılımının dengesiz olduğu çok az ülke var. İşbölümünün erkekler çıkarına dengesiz olduğu toplum sayısı da çok az. Dünya üzerindeki ekonomik sömürü kurbanlarının %56’sı kadın, %44’ü erkeklerden oluşuyor. Cinsel sömürüye uğrayanlar arasında ise bu denge ortadan kayboluyor ve kadınların oranı %98’e ulaşıyor. Kadın, erkekler ve çocuklarıyla birlikte Liberya’da elinde makineli tüfekle savaşmak; Güney Asya ve Pasifik ülkelerinde elişi yapmak; Sudan’da açlığa karşı dilenerek dilenmek; Çad ve Kongo’da mülteci kamplarında yaşamak zorunda. Diğer taraftan kadının dünyaya kattığı renkler de ölçülemez sayıda. En yoksul, en ilkel, en uzak yörelerin kadınları bile global değil de yerel sorunlarla başetmeyi gayet iyi biliyor. Bu seyahat notları, dünyanın dört bir yanındaki yüzü gülen kadınlar arasından derlendi.

Papua Yeni Gine'de ortalama yaşam süresi 50. Dağlık arazi üzerinde birbiriyle ulaşımı olmayan binlerce minik köy ve kabileden oluşan bir ülke. Her kabile kendi dilini konuşuyor. Toplum hiç bir kültürel alışveriş yaşamamış. Okul, hastane ve sosyal hizmetler Hristiyan misyonerlerce karşılanıyor. Hal böyle olunca İslam ve Budizm karşıtlığı da yeşeriyor. Küçük kabile yaşamı ve aile içi evlilikten dolayı, vücutlar biçimsiz, yüzler oransız ve mongolizm belirtileri çok yoğun. Ölümlerin büyük çoğunluğu malaryadan. Kadının birincil derdi çocuğunu hastalıktan korumak. Giysilerin tamamı ikinci el. Avustralyalıların eskileri buraya bağışlanıyor ve çarşıda satılıyor. Kadınlar pazarda meyve verip benzin alıyor. Hemen her gün geleneksel giysilerini giyip, kendilerini tanımlayan boyaları sürünüyorlar. Dünyanın başka bölgelerinde sadece turistlere gösteri olsun diye yapılan ne varsa burada gündelik yaşamın olağan hali olarak uygulanıyor. O incik boncuklar, hayvan kemiklerinden yapılmış takılar, el işlemesi kumaşlar, tahta totemler, masklar sadece ihtiyacı karşılamaya yönelik olarak üretildiğinden satılık değil.

Myanmar, dünyadaki en sert askeri yönetimlerden biri. Bir yanda da Tayland. Güneydoğu Asya’nın kaplanı. Bir yanda da Laos. Ve bu üç ülke arasında kalmış, topraksız, varlıksız bir halk Karenler. Tibet ve Birman kökenli, bölgede az görünen bir şekilde hristiyanlığı kabul etmiş, etnik bir grup: Karenler. Bu kadınların temel sorunu mülteci olmak zorunda kalmaları. Laos’dan yoksulluk ve sefalet, Myanmar’dan da süngü zoruyla kaçıyorlar. Bu iltica hareketi hep Tayland’a doğru oluyor. Tay yönetimi çareyi, Laos ve Myanmar sınırındaki ormanlık alanı mülteci kamplarına ayırmakta bulmuş. Tabi ki ilk amaç, mülteci kabul etmemek. Bu doğrultuda sınır boyu askeri önlemler mevcut. Fakat 1962 yılından beri askeri diktatörlük altında ezilen insanların son bir umutla kendilerine doğru koştuğunu gören Tay tarafı “iyi asker” olmak zorunda kalıyor. Büyük çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan bu toplulukta erkekler azınlıkta. Onların UNK (Ulusal Karen Birliği) saflarında gerilla. 10-15 hanelik köylerde elektriksiz, motorsuz, teknolojinin hiç bir imkanıyla tanışmadan ve ne olursa olsun o köyü terkedemeden, ekip biçerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Mültecilerin köylerini terketmeleri kesinlikle yasak. Karen kızları koyu renk, tek parça kumaştan bir elbise giyiyorlar. Sadece evli kadınlar renkli kumaşlar kullanabiliyor. Eski gümüş işli başlık geleneğini devam ettirenler, tüm yoksulluklarına rağmen paha biçmedikleri ve satılmasını günah kabul ettikleri serpuş taşıyorlar. Onlar ya kamptaki koşulları kabul etmek zorundalar ya da ormana kaçıp kaybolmayı. 23 yaşındaki bir genç kadın geride bıraktığı kocasını bir daha göreceğinden kuşkulu. Köylerine turist geldikçe gülümsemeyi ihmal etmiyorlar.

Kenya'de Masaileri görünce, sağlıklı beslenme üzerine şimdiye kadar söylenmiş herşeye kuşkuyla bakmaya başlayabilirsiniz. Sadece et, kan ve sütle besleniyorlar. Yaşam boyunca ağızlarına sebze ve meyve koymuyorlar. Sonuç gayet şaşırtıcı: Vücutlarında bir gram yağ yok. Boyları 1.80m’nin üzerinde ve kas yapıları çok güçlü. Bu gücün derecesini anlamak için, bir Masai köyüne uğrayıp, geleneksel danslarını izlemek yeterli. Durdukları yerden 60cm havaya sıçrayabilen, bunu yaparken de hiç zorlanmayan Masailer’in yaşam koşulları ise hiç iç açıcı değil. Fakat tamamen doğa içinde, teknolojinin ve hijyenin hiç bir getirisinden yararlanmadan yaşamak da onların tercihi. Bu direnç ne kadar bilinçli bilinmez ama dünya nimetlerinden faydalanmayı reddedenleri görmek insanı sevindiriyor. Bir de okul öncesi çağdaki çocukların hali içler acısı olmasa...

Zulu geleneklerine göre kadının toplumdaki yeri, erkeğin altında. Zulu kadını sadece kocasına değil, babasına ve erkek kadreşlerine de saygıda kusur etmemekle yükümlü. Mülkiyet hakkı yok. Ailesinden kalan miras bile doğrudan kocasına ait oluyor. Çok eşlilik vazgeçilmez bir durum ve bir erkek lobolo adı verilen başlık parasını ödediği sürece dilediği kadar eş alabiliyor. Başlık parası genellikle büyükbaş hayvan olarak ödeniyor. Kuma gelen kadınların eski karılara saygıda kusur etmemesi gerekiyor. Çıplaklık bakirelik sembolü. Evlenen kadınlar kapanmak zorunda. Tüm bunların yanında toprağı işleme görevi de kadına ait. Hemen hepsi aynı zamanda birer ağır işçi olan kadınlar içecek suyu, yakacak odunu başlarındaki küplerde taşıyorlar, bütün bunları yaparken de süslenmeyi ihmal etmiyorlar. Estetik kaygılar bölgeden bölgeye değişse de Zulu kadının giyim tarzının yaş odönemlerine göre değişmesi gerekiyor. Evli kadınlar genellikle eşleri tarafından dikilmiş uzun ve ağır deri giysiler giyiyorlar. Hamile kadınlar antilop derisi taşımak zorundalar ki, çocukları çevik, güçlü ve başarılı olabilsin... Şefin ailesinin ise leopar kürkü giyebilme ayrıcalığı var. Kadınların süs eşyaları arasında en çok dizili boncuklar göze çarpıyor. Bunların da her birinin bir anlamı var. Hastalıkları iyileştirici özelliği olay büyücü kadınlar ise yüzlerini beyaz bir boyayla boyayarak hakim oldukları ruhların kendilerini ele geçirmesini engelliyorlar. Evlilik seramonisinin değişmez kuralları var. Evlilik çağına gelene dek karşı cinsler birbiriyle arkadaş olamıyor. Eşini seçen erkek oluyor fakat kızın ailesinin damadı reddetme hakkı var. Zulular bu kurallara gülerek uyuyor. Uymayıp modern yaşamı seçene de kimse takılmıyor.

Her ne kadar Bhutan halkı geleneklerine çok bağlıysa da Kral özellikle gençlik arasında yaygınlaşan Batılı giyim tarzının hakimiyetine engel olabilmek için her gün akşam saat sekize kadar geleneksel giyinme zorunluluğu getirmiş. Böylece zaten masallardaki imgeleri anımsatan kent manzaralarının bütünlüğü bozulmuyor ve ortam kostümlerin dekoru tamamladığı bir opera sahnesini andırıyor. Elişi kumaşlar Bhutan’ın gururu. Genellikle pamuklu kumaşlar zaman zaman da bununla karışmış ipek dokumalara rastlanıyor. Farklı kullanımlar için farklı tekstil ürünleri var. Örneğin kadınların ulusal giysisi olan kira belden iki kat sarılarak bağlanan bir tür kimono. Kadınlar tören ve ayinlerde rachung denen bir eşarp takıyor. Bele takılan kemerler ise asıl işçilik sergileme araçları. Kimi zaman incecik bir kemerin fiyatı elbisenin tamamından fazla olabiliyor. Bhutan Himalayaların eteklerinde küçücük bir krallık. Dünyanın geri kalanıyla ilişkisi yok denecek kadar az. Erkekler rahip olup meditasyon yapıyor, geri kalan herşey kadınların işi. Son darbeyi de Japonlardan alıyorlar. Japon kadınları kendi erkeklerinin sadakatsizliğinden bıktıklarından kafilelerle Bhutan’a gelip koca seçiyorlar. Erkekler gidiyor. Kadınlar ev hayatında özgürleşiyor. Meslek sahibi olmaya başlıyor.

Endonezya'da, kendi aralarında Zaza dili konuşan müslüman köylülerle günde bir rekat namazdan sonra günboyu tütün tarlasında çalışıyor. Hiçbirşeyi olmayan insanlar. Tesettür yok. Çocukları için tek çareleri okula yollamak. Okula gidenler de artık kapanmak zorunda. Okul mutluluk kaynağı ama şartı başörtüsü.

İran’da ise kadın yaşamın her alanında aktif. Her tür memuriyet ve meslekte kendini gösteriyor. Molla baskısını zorlayan bir kesim kadın bile var. Ne var ki bu çabalar sonuçsuz kalıyor. Capri pantolonların moda olup, çıplaklığın ayak bileklerinden birkarış yukarı çıkması üzerine şu önlem alınmış: Kentteki süs havuzlarından biri karafatmalarla doldurulmuş ve böyle giyinenler toplanıp bu havuzda yürütülmüş. İran’da açıklık savunucularının karşısındaki tek güç molla rejimi değil. Kapanma taraftarı kadınlar da agresif ve ispiyoncular. İran’da kadın kadının düşmanı, polisi, ihbarcısı. İranlı kadın sadece evinin içindeyken gülebiliyor.

Geleneksel yaşamın bütün unsurlarıyla sürdürüldüğü Japonya'nın genelinde kalmadığı sanılan geyşalık bir şekilde sürüyor. Çocukluktan başlayan eğitimin bütün amacı, her ayrıntısıyla erkeğe hizmet konusunda uzmanlaşmak. Geyşalık ortadan kalktıkça, fuhuşun kentsel yaşamın bir parçası olması ise engellenmemiş. Tokyo ve Osaka’da neredeyse her apartımanın bir katı ‘private club’. Çok eşlilik toplumun genlerine yerleşmiş gibi. Geyşalar ise yabancıların kesinlikle giremediği çay evlerinde yaşıyor ve özel günler dışında halkla temas etmiyor. Onlar yaptıkları işin tersine en çok saygınlığı olan kadın kesimini oluşturuyor.

Hindistan, köklü bir uygarlık, zengin bir kültür ve tam ortasında evsiz yaşam. Hint kadınlarının çoğu için yaşam o günü kurtarmak üzerine kurulu. Kaldırımlara serilen örtüler üzerinde geçen geceler, sokaktaki çamur birikintilerindeki suyla pişen yemek, hastalıkla mücadele, tifo, kolera, cüzzam... “Nereye kadar böyle gidecek” sorusunu akla getirmeyen bir halk. Karın acıktıkça, bebek ağladıkça uyanan talepler dilencilikten öteye gitmiyor. Oysa bir yanda her türlü zenginlik de var. Kast sistemi her bireyin her alanda iş yapmasını engelliyor. Nüfus artışı ekonominin hızının ötesinde. Gelecek yok, öğün var. Aş bulan gülümsemeyi ihmal etmiyor.

Brezilya'da erkekler futbolla, kadınlar sambayla gülüyor. Nüfusun cinsiyet dağılımı kadınlar lehine. Varoşlarda sefalet sürerken, kent merkezlerinde dolce vita yaşanıyor. Toplu taşıma araçlarına bikiniyle biniliyor, Avrupa trendleri buradaki pazarlardan doğuyor, eğkeğini kadınlar seçiyor, sarkıntılığı da onlar yapıyor. Ülkenin Amazon ormanlarındaki ve okyanus kıyısındaki sosyal halleriyle Sao Paolo, Belhorizonte ve Rio de Janeiro’da keskin bir zıtlık var. Seksi görünmenin verdiği haz buradan doğmuş gibi...

Yemen’de kadının yüzü yok. Gözlük bile peçenin üzerine takılıyor. Arap yarımadasındaki Afganistan. Tüm erkekler kat çiğneyerek yaşamı ağırlaştırırken kadının toplumdaki yeri çarşıdan alışveriş yapmakla sınırlı. Bunu benimsemiş ve doğru bulan kadınlar çoğunlukta. Açık ve batılı kadın imajı, bu ülkede üçüncü cins olarak algılanıyor. Şeriatın ılımlı uygulamaları ve Türkiye modeli son derece tehlikeli bulunarak eleştiriliyor. Yaşam şartları başkentte bile beş yüzyıl öncesini hatırlatıyor. Baskıya karşı olan kadınlar ancak uçağa binip, havalandıktan sonra çarşafı atıp blucinle kaldıklarında gülüyor.

Peru'da 300.000 kırsal kökenli kadın işçinin temel sorunu, taşralı kalmak. Lima’daki standartlar kırsal kesime yansımadığından işgücü sömürüsü yaşanıyor. Onlar ülkenin ortalıkta görünmeyen köleleri. Hiçbir istatistik sayıma bile katılmıyorlar. Haklarından haberleri olmuyor. Çalışan kadın kesiminin sadece %10’u maaş alma hakkı olduğunun bilincinde. %40’ı sağlık hizmetlerinden yararlanıyor, gerisi doğaya emanet. Ulusal ve uluslararası kuruluşlar konuya eğilmiş durumda. Kendi kaderini eline alabileceğini fark edenler gülümsemeyi de öğreniyor.

Ortalama bir Amerikalı kadının yukarıdaki örneklerden hiçbiriyle ortak bir sorunu yok. Fakat evlilik sonrası yaygın paylaşılan ‘Desperate House Wife’ türü sorunlar istatistikleri zorluyor. Kolej yıllarında başlayan erkek karşıtlığı ve meslek yaşamındaki rekabet düzeni, kararlarından emin olmama ve kendini topluma kanıtlama kaygısı doğuruyor. Kendi merkezcilik ve neredeyse gülünç derecedeki beklentilerdeki tekdüzelik, derinliği olmayan bir yaşam kültürüne götürüyor. Bakım ve fiziksel kuşkular; kozmetik doğallık ve farklı kültürlerden uyarlanmış yapay kişisel gelişim tekniklerine yöneltiyor. Temelsiz oluşan üstünlük duygusu kaybolduğu zaman depresyon başta olmak üzere çeşitli davranış bozukluklarına yolaçıyor. WASP (Beyaz Anglo Sakson Prenses!) sendromu hep öteki olandan daha iyi olduğu kanısını ve daha iyiyi hakettiği inancını doğuruyor. Bu da yüksek oranda zihinsel dengesizlik ve psikolojik bozukluk yaşamasına sebep oluyor. Cinselliği bir silah ve intikam aracı olarak kullanıyor. Çok gülüyor ama sadece psikolojik destek seansından sonra. Yılda bir milyonu boşanıyor.

Laos da bir ülke. Aynı ABD gibi. Yoksulluğun en çok, kişi başına düşen milli gelirin en az olduğu topraklar. Yine de umut var. İç savaşın bitebileceğini, afyon üretiminin durabileceği, sert komünist rejimin yumuşayabileceği görüldü. Kadınlar evlerinde yaptıkları elişlerini yabancılara satabileceğini öğrendi. Her gün geleneksel giysileriyle dağ köylerinden kasabaya inip görkemli bir çarşı kuruyorlar. Çocukları artık güvende. Gülümsüyorlar. Hem de her fırsatta...

Tayland’da ise hakim olan Budist inanışa göre kadının yeri bazı kodlarla belirlenmiş ve bunlar reerkarnasyonla ilintili. İnanışa göre genel varoluş içindeki hayatlar birbirine bağlı olarak sürüyor ve bir bütünü tamamlıyor. Amaç bu yaşam silsilesinden çıkmak ve özgür benliğe sahip olarak nirvanaya ulaşmak. Bu da ancak hak ederek olabiliyor. Bütün eski yaşamlar ve bugünkü hayat “Karma”yı oluşturuyor. “Karma”, cinsel kimliği de belirliyor. Kadın olarak doğmanın anlamı, bir basamak daha atlayarak büyük hakedişin bir aşamasını daha geride bırakmak. Dolayısıyla kadın olarak yaşanan hayat, erkeğinkinden daha az hakka sahip olunan ama geçici bir süreç gibi algılanıyor. Kadın olmanın sorunlarını dile getirerek sesini yükselten kadın birlikleri burada da var ve cinsellik konusundaki çifte standarta karşı çıkıyorlar. Erkeklerin cinsel serbestliğine karşı tekeşliliğe mahkum olmalarını kınıyor, fuhuşun kadının hayatını mahveden bir bela olduğunu haykırıyorlar. Bu koro zamanla büyüyecek, refah tabana yayılacak, fuhuş kökünden kazınmasa bile en azından esaret zinciri kırılacak. Herkesin beklentisi bu yönde... Tabii seks mafyası hariç!

Tekrar ABD'ye dönelim. Novajolar kendilerini Amerika'nın esas yerlileri olarak görüyor ve kızılderili soykırımından kurtulan bir halk olarak, tüm geleneklerini artık ABD hükümetinin güvence ve teşvikleri altında yaşatıyorlar. 'Adobe' denen kerpiç evleri yasayla korunuyor ve New Mexico'nun bir çok kasabasında bu mimari biçim dışında yapı yapmak yasak olduğundan geleneksel kasabaları olan 'pueblo'larda geçmiştekine benzer bir yaşam sürüyorlar. Kültürlerini yaşatıyor olmak onlar için bir avuntu olsa da dünyanın en gelişmiş ülkesinin en az gelişmiş bölgesinde yaşıyor olmaları gerçeği değişmiyor. "Biz 1497'den beri terörizme karşı savaşıyoruz" sloganlı tişört yapıp satmaları son beş yüzyıllık tarihlerini özetliyor. Temel geçim kaynakları olan türkuvaz madenleri artık kurumuş olduğundan, taşı ithal edip ürettikleri takıları şehir meydanında satıyorlar. Son yıllarda bölgenin starların sayfiyesi haline gelip turistik değer kazanması yüzlerini güldürüyor. Etnik bir gruba dahilse, Amerikalı olmanın Laoslu olmaktan farkı pek pek pek az.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.