Home Page
23.09.2018
23.09.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Bir Filmin Kült Olduğunu Nerden Anlarız?

Rezalet filmler, kötü filmler, eh filmler, şahane filmler, müthiş filmler bir de kült filmler vardır. Bu sonuncunun özelliği sadece bir sinema salonun perdesinde kalmayıp, yaşamın başka alanlarında da ektin olmasıdır. Star Wars’un oyuncakları, Gone With the Wind’in afişleri, Grease’in müzikleri, 2001 Space Odyssey’nin kostümleri, Easy Rider’ın motosikletleri sanki filmden çıkıp hayatın farklı alanlarına yayılmış, kimi zaman bir döneme, kimi zaman birkaç nesle birden damgasını vurmuş olduğundan bu filmler kült olmakla diğerlerinden ayrılır. Bir de kült yönetmenler vardır. Bunların müdanasız özgünlükleri, kendilerine sınırsız güvenleri ve sınıflandırılamazlıkları kitlelere ulaşma başarılarından daha öndedir hep. Kubrick, Jarmush, Von Tiers ve Fellini gibi... Onların filmlerinin kült olması gerekmez. Varlıkları, duruşları ve çizgileriyle bir gün gelir, bu sıfatı alırlar. ‘La Dolce Vita’ böyle bir yönetmenin böyle bir filmi. Yıl 1960. Yönetmen: Federico Fellini. Başrol Oyuncuları: Marcello Mastroianni, Anita Ekberg. Film, o yıl Cannes’da, En İyi Yönetmen dalında Altın Palmiye kazanıyor. Ertesi yıl ABD’de gösterime girince, En İyi Yabancı Film Oscar’ını ve en İyi Kostüm Tasarımı oskarlarını da kazanıyor.

ZikZak

Kendini “Ben bir yalancıyım, ama dürüst bir yalancı” sözleriyle tanımlayan Fellini, filmde Roma’daki sosyetik yaşantının yozluğunu ve sofistike kesimdeki ahlak çöküntüsünü anlatırken, bu tatlı hayatın peşinden giden bir gazeteci kullanır. Marcello Rubini (Marcello Mastroianni) çalıştığı bulvar gazetesinin ona sağladığı imkanlarla Via Veneto’da, skandal peşinde koşarak geçirir. Bir film kahramanı olmaktan çok uzak bir karakterdir. Dramatik yapı kuralları ve gişe kaygılarına boşverilmiştir. Sonuç, hem Mastroianni’nin hem de Fellini’nin ölümsüzleşmesini sağlayacak kadar büyük bir başarıdır. Aynı konusunda olduğu gibi, filme dair binbir dedikodu da çıkmıştır. Hangisi doğru hangisi düzmece bilinmez ama yönetmenin senaryo olmadan çektiği bile söylenmiştir. Hatta Mastroianni yönetmenle ilk görüşmesinde senaryoyu görmek istediğinde Fellini’nin ona sadece bir karikatür göstermiş olduğu anlatılır. Karikatürde, suyun dibindeki kadınları olta halindeki tenasül uzvuyla avlayan bir adam vardır. Bütün bunlar ve Anita Ekberg’in filmde yarattığı bomba etkisi bu filmi kült yapmaya yeter naneler değildir kuşkusuz. Peki yok olmaya yüz tutmuş, demode bir tabir olan ‘Dolce Vita’ deyişini hala yaşar kılan, bugün bile parfümlere, lokantalara, kokteyllere, tencerelere marka olarak seçtiren güç?

Film çok acaip başlar. Kamera Roma üzerinden süzülür, antik Felice su kemerlerini aşar, bir helikoptere asılı olarak uçan İsa heykeline takılır, heykel bir kilisenin bahçesine konuşlanırken kadra Marcello girer. Adam bir restorana girer. Orada bir prensle yemek yemekte olan Maddalena’yı (Anouk Aimée) görür. Bu zenginliğiyle ünlü hatuna otomobille gezmeyi teklif eder. Bir süre sonra kendilerini bir fahişenin odasını kiralarken bulurlar. Şafakta evine dönen Marcello sevgilisi Emma’yı intihara teşebbüs halinde bulur. Hemen hastaneye götürür. Bu arada bir taraftan da havaalanına yetişmek zorundadır çünkü starlar starı Sylvia (Anita Ekberg) Roma’ya gelecektir. Her yere yetişen hızlı gazeteci, basın toplantısı sonrası Sylvia ve eşine kenti gezdirir. Akşam malum flört başlar. Bir gazeteciyle bir stariçenin birlikteliği inanılacak şey değildir. Oysa Sylvia’nın derdi Trevi çeşmesine çıplak girmek gibisinden sansasyonel davranışlar yapıp, gazeteci aracılığıyla kendinden bahsettirmektir. Film böyle gider durur. Hiç bir zaman ne bir sonraki sahneyi merak ettirecek, ne de tahminde bulunacak şeyler olmaz. Dışarıdan bakınca tatlı gözüken derbeder hayatlar birbiri ardına sergilenir. Ama her sahnede başka bir zenginlik vardır: Gözü perdeye bağlayan estetiğin zenginliği...

Filmin her sekansı, her sahnesi, her planı, her aksesuvarı, her kostümü 60’lı yılların sosyal hayattan kopuk elit modernizminin bile bir ötesindedir. Aynı bir başka kült film olarak yukarıda saydığımız 2001 Space Odyssey’deki kurgubilim dünyasının kostümlerinin NASA astronotlarının giysilerine ilham kaynağı olması gibi, bu erişilmez dünyanın tasarımları da 60’lı yılların yaratıcılarının rüyalarına girmiş, bir daha çıkmamış ve başta moda olmak üzere, daktiloların, otomobillerin, dergilerin, masaların biçimlerinde etki sahibi olmuştur. Bir iddia: demode olmanın bunca kolay olduğu bugünün dünyasında o filmin kostümlerini giyenlere tek bir şey söylenirdi: “Cool”.

Modernizmle hedonizmi mikserden geçiren Fellini’nin bir eleştiri yapmakta olduğu su götürmez. Hedonist sözcüğünün ardında aslında felsefi bir kavram yatar. Bireyin nelerden zevk aldığını keşfedip, onları egosunun merkezine yerleştirmesidir bu. Fellini o ana dek yapılmamış olan bir şeyi yapıp, sözcüğe havailik ya da hovardalık anlamını da eklemiştir. Öyle ki, büyük çapta onun eseri olarak bugün bu sözcükten Epikür’ün kastettiği davranışın sonuçlarını hesaplayarak pişmanlık duyma olasılıklarını azaltmak sonucunu çıkaranlar epey azınlıktadır. Oysa Hedonizm’in kaynağı sayılan Epikür, mutlak zevke sükunetle ulaşılabileceğini savunurdu. Arzuların tatmini yerine azaltılması mutluluğa ulaşma yöntemiydi. Ona göre en zevkli yaşam tarzı, basit, ortalama bir hayat sürmek, zamanı arkadaşlarla felsefe konuşarak geçirmekti. Modernizmin eleştirisi de bu noktada oluşur zaten filmde... Ota sınıf bir taşralı delikanlının Roma'da, oldukça sınırlı kültürüne rağmen jet set sofistikasyşonu içinde tatlı hayata kavuşması... Fellini’ye göre bu hayat hiç de tatlı değildir. Ona gerçekten ait olmayan, aşısızları yozlaştırıp çürütür.

Bu sürecin tanığı da ilginçtir ama paparazzilerdir. Marcello kimliğinde modern dünyanın vazgeçilmez mesleklerinden biri sükun eder. Daha da matrağı paparazzi müessesesi La Dolce Vita sonrasında yükselişe geçmiş, filmin sosyal endüstriye en somut katkısı da muhtelemen onlar olmuştur. Yerin dibine batırılanın yücelmesi... Yüceldikçe de daha çok eleştirilmesi... Ne müthiş bir sonuç değil mi?

Film yarattığı hırpalayıcıkla yönetmenin ilk gerçek skandalı (Her Fellini filmi skandal değildir ama skandallar sergilendikçe sergileyenin adıyla anılır) oldu. Ne dinsel ne de cinsel çevreler Fellini’nin kendileriyle kafa bulma biçimini hiç tasvip etmediler. Her ne kadar onun baktığı dekadans falı doğru çıkmadıysa da fallar gelecek için kesin zaman vermediğinden hala dikkate alınabilir. Rimini’nin delisi bu filmle üç zaman içinde Avrupa aristokrasisi ve hakim intelijensiyanın çökeceğini söylemiş olsa da o üç zaman dünya saatiyle kaç yıla tekabül eder bilinmez... Bugün Dolce’si, Gabanna’sı, Britney’i, Paris Hilton’uyla şöyle sıkı bir yüksek irtifalı partiye gidenlerin filmden bir kaç sahneye rastlaması hala mümkün. “Eğlenmek çalışmaktan daha sıkıcı” diyen Baudelaire’den feyz almamışların çokluğuna bizde de rastlanmıyor mu? Eh, getirdiği eleştirinin 45 yıl sonra ayniyle geçerli olduğu bir film de müsadenizle kült sayılır...

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.