Home Page
21.09.2018
21.09.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Gezi ve Vize

Yüzyıl değişimiyle çok ilgili olmasa da, dünya konjonktürünün globalizasyon çevresinde dönüp durmaya başlamasıyla gezgin sayılma kriterleri de değişti. Bunun en büyük sebebi dünyanın küçülmesi. Bu çok sık kullanılan bir tabir ama aslında dünya küçüldükçe bir taraftan da büyüyor. Çünkü dünyalı dünyayı tanımaya başladı. Gezmek gereken yerlerin Roma, Paris, New York ve Bangkok’tan ibaret olmadığının farkına varıldı. Turizmin alanı genişledikçe, marjinal turist olan gezginler için de çıta yükseldi. Son on yılda dünya üzerinde artık gidilemeyen nokta kalmamış durumda. Bu yüzden bir gezginin kendini tatmin edebilmesi için nereye gittiğinden çok, gittiği yerde ne yaşadığı önem kazanmaya başladı. “Ben Sri Lanka’ya gittim, şöyle acaipti, böyle güzeldi” demenin pek bir anlamı kalmadı. Şimdiki zamanın gezgini için “Liberya’nın ilk resim sergisinin açılış kokteyline katıldım” ya da “Aung Sui Kyi, üç yıl Rangoon’da ev hapsinde kaldıktan sonra ilk sokağa çıktığında selamladığı kalabalık arasındaydım,” diyebilmek önemli. Bunun sebebi, gidebilirliğin kolaylaşması ve eskiden bir noktaya varmanın çektirdiklerinden sonra “Bunu da yaptım,” demek yeterken, artık yetmemesi. Bu yüzden yeni nesil gezginler profesyonel hayattan uzun süreli kopmalar yaşayarak, aylar süren seyahatlere çıkıyorlar. Benim durumum henüz öyle değil. “Ayak basmadığım ülke kalmamalı,” takıntısından yola çıkarak, kısa süreli ve keyif yanı ağır basan geziler yapmaktayım. Örneğin, gezginlerin ‘Kutsal kitabı’ sayılan, herkesin elinde gördüğünüz Lonely Planet “Papua Yeni Gine bir gezgin için son noktadır,” diyor. Yani en son tercih edilen ama mutlaka gitmek gereken bir yer olarak tanımlanmış. Bu gerçekten garip ülke benim için son tercih olmadığından çok memnunum. Başlıbaşına bir deneyimdi. Ama orada bir dağ yürüyüşünde karşılaştığım Japon gezgin gurur ve heyecan dolu olarak, yanındaki yerliyi gösterdi ve “Biliyor musun, ben bu adamın evinde (kovuğunda) üç gün onunla birlikte yaşadım,” dedi. Yaşadığına kendi bile inanamıyordu ve bunu anlayabilecek başka biriyle paylaşmak için yanıp tutuşuyordu. O zaman anladım ki, önemli olan bir yerde bulunmak değil, bulunduğun yerde ne yaşadığın. Bir başka konu da üst düzey turist trendi olarak adlandırabileceğim, alternatif nokta seçme eğilimi. Görece daha çok gidilen Nepal’e değil de Bhutan’a ya da Bali‘ye değil de ‹riyancaya’ya gitmeyi tercih etme gibi bir moda çıktığını söyleyebilirim. Bu modanın muhipleri gezgin değiller. Ama tatil için ayırdıkları zamanı daha çok soru işareti barındıran yerlerde harcamayı tercih ediyorlar.

Image

Örneğin ben Bhutan’dayken Jack Nicholson ve Demi Moore da oradaydı. Bunun sebebi Bhutan’ın yeni parlayan bir turizm merkezi olması ya da gidilebilecek en ilginç yer olması değil. Başka bir şey yapmış olmak. Belki de Andy Warhol’a atfen şöyle demek doğru olur: “Bir gün herkes 15 günlüğüne de olsa gezgin olacak.”

Çekip gitmek... Alışkanlıklara karşı kendine ait bir süreç başlatmak... “Yaşam bir yolculuktur,” diye bir cümle kurmak ve ‘seyahat’ sözcüğünü sözlük anlamıyla kabullenmek. “Nereye?” sorusuna sadece “Nereye olursa...” diye yanıt vermek... Gözden beyine ulaşan yolu zor virajlarla çizmek... Kimi zaman varış noktasında zamanı gerisingeriye atlamak. Öyle böyle değil, yüzlerce yıl evvelini yaşamak... “Bir ülke nasıl bu denli kapalı kalabilir?” diye sormaksızın sadece görmek, anlamak, şaşırmak: Seyahat.

Çok görülen, çok anlatılır. Çok anlatılan, çok imge yaratır. Çok imge, çok beklentiyi, çok beklenti de düş kırıklığı riskini getirir. Beklentilerin aynısının bulunacağı yere gitmenin keşfetmekten başka bir sebebi olmalı... Orada bir kez bulunmuş olma arzusu da olabilir bu sebep, her nedense kendini oralıymış gibi hissetmek de olabilir. Yaşanmamış olanlara dair bir alışkanlığa sahip olunduğu bile keşfedilebilir. Alışkanlıklara karşı kendi sürecini başlatmanın da tek yolu yaşamaktır. Yoksa her şey anlatılanlar gibi, filmlerdeki gibi, bilindiği gibi. Her şey aynı... Seyahat hariç.

Ya yaşanmamış olanlar yaşandığı andan itibaren alışkanlık yaratırsa... Bir sabah başka bir yerde uyanırsa insan... Ve zamandan, acıdan, sisten, kuruntulardan, baskıdan, kurumlardan, soğuktan, varsıllıktan soyutlanmış bulursa kendini... Dingin, alçakgönüllü ve her hücresiyle insan olan bir kalabalıkla karşı karşıya gelirse... Ve bütün bunların doğurduğu hissi tek bir sözle özetlemeye kalkışırsa... Ya yeni bir sözcük keşfeder ya da onun için buranın önceliğini ve tekliğini belirtmek için sadece şöyle der: “Eşşiz!”.

Bir sabah bir başka yerde uyanmanın tadına varan için, zaman artık hep kısıtlıdır. Seyahat için kısıtlı zamanı vardır. Beş gün, beş ay ya da beş yıl farketmez. Sınırlı olması yeterlidir. Durağı neresiyse, en azından o durakta durağan kalmayacaktır. Her sabah bir başka kentte uyanmak, sınırlı süreden zaman çalmak gibi gelecektir. İşte o zaman görüntüler üstüste binecek; yüzler, eller, diller, iller birbirine geçecek ve herşey bir düş gibi gelecektir.

Sınırlar ören sadece zaman değildir. Bir başka sınır da aynı haritalardaki gibi coğrafi olandır. Haritaların çizdiği sınırlar gerçekten var gibi gelir. Sınırları daha beş yıl önce çizilmiş bir ülkede bile sanki haritadaki çizgiler bir duvar örer gibi gelir. Ve bir yerlerde bir duvar varsa, o duvar ille de aşılmalıdır. Bozulmamışlığın büyüsü, doğasının şiirselliği ve insanlarının güzelliği bile orada tutmaya yetmez. Bir an önce bir başka büyü, başka şiir, başka güzel bulunmalıdır. Sınırlar yokmuş gibi...
Neden bunca önemlidir ‘başka’ olan? Neden mıknatıs gibi çeker kendine aynılardan bezenleri? Neden “Neden?” diye başlayan cümleler arttıkça insan kendini bir başka hissetmeye başlar? Çünkü kimileri aramaz, kimileri sadece gerçeği arar. Buda’nın “Gerçekle aranıza girersem, beni öldürün” dediğini bilir bazıları... Ama onlar da bulamadıklarından, kabullenirler yüce efendilerinin gerçeğini. Onun yolundan, yolun sonunu asla göremeden giderler. Ve hakikat hep o yolun varılamayan sonundadır.

Her penceresinden bir başka ülkenin göründüğü bir trene binmek kim istemez? Bu kimin aklına gelse ister. Önkoşulu, akla gelmesidir. Önce akla gelecek ki istenebilsin. Bir trene binip, sözgelimi Bolivya’ya gitmeyi kim ister peki? Yanıtı basit: Aklına gelen. “Kimin aklına gelir?” derseniz... Bilinmeyen renkleri arayan, görülmeyen gözleri gören, yapılmayan yolları yapan, tanınmayan çiçekleri koklayan, ne aradığını bilmeden arayan ama hep arayan birinin aklına gelir ancak. O tek bir şeyin peşindedir: Keşfedilmemişin.

Keşfetmek salt gizli kalmış olanı bulup onu kendisiyle paylaşmak değil. Biraz zor olanı yapmak, biraz enderler arasına katılmak, biraz da uzaklaşmak anlamına geliyor. Uzaklaşmak, aslında insanı rahatsız eder. Biyolojik yapının aradığı, durağanlıktır. Ama bu da kimilerini rahatsız eder. Bünyesine başkaldırtır ve uzaklara kendini çağırtır. Mesafe değildir önemli olan. Güney Afrika daha uzun mesafede olsa da, Etiyopya daha uzak gibi gelir. Oraya vardığı an gerçekten uzaklaşmıştır. Çünkü asıl uzak olan, “başka” olandır.

“Gitmeyin,” diye buyurur çağdaşlığın bir tarafı; “Herşey görüldü, herşey boşuna.” “Gitmeliyim” diye yakınır cehalet, “Bilmemek hastalığımsa, tek tedavim bu.” Çağdaşlığın tek gerçekliği vardır: İnsan mümkün olduğunca ölmemelidir. Oysa Hint inanışında ölüm de can kadar doğal, ölü de canlı kadar olağandır. Çağdaşlık ruhbilimle uğraşır, oysa bir Hindu’nun ruhu kuş olup uçar. “Eğer bir yerlerde ruhumun kuş olup uçma olasılığı varsa, gitmeliyim,” der bilmeyen; “Gerçek benim değil, ben gerçeklik zenginiyim.”

10 yılda her yaştan 15 milyon genç yaratan Türkiye, 75 yılda her yaştan 60 milyon genç yarattı. Bunun büyük çoğunluğu genç yaştan bile daha genç. Hızlı, dinamik, hareketli. “Yolun açık olsun,” deyimi de sadece Türkçe’de var. Birini yolcu ederken su gibi gidip, su gibi gelmesi için kapıda ardından su dökeriz. Yolcu, dönüp dolaşacak ülkesine, evine, sevdiklerine dönecek. Yola çıkış noktası olan nokta, aynı zamanda varış noktası da olan o aynı kapı olacak. Bütün bunlar aslında seyahate özendirmek amaçlı yazılmış cümleler. Her seyahate çıkışımda gördüklerimi başkalarının da görmesini istediğinden yazıldı. Onlar da görsünler ki, o bir daha anlatmak zorunda kalmayayım. Başkalarıyla gözgöze geldikçe anlaşabileyim...

Hemen herkes için en keyifli seyahatin bile keyifsiz bir başı vardır. O da gidilecek yerle ilgili vize almak zorunluluğu. Bu vize meselesinden dolayı neredeyse Papua Yeni Gine’ye gidemiyordum. Çünkü vize verecek merci bulamadım. Avustralya’da ancak Canberra’dan alınabilen şu vize öyle bir belaydı ki gitmemeyi düşünmeye bile başlamıştım. Düşünün; Türkiye’den yola çıkıyorsunuz. Amacınız İstanbul’a dünya üzerindeki en uzak noktaya gitmek. Avustralya’ya kadar geliyorsunuz ve oradan vize yüzünden hareket edemiyorsunuz. Bu çok ayıp değil mi? Bence de öyleydi ve zinhar vizesiz gidilmeyen PNG’ye (arkadaşları kısaca o ülkeye böyle diyorlar) vize almadan gittim. Gittim de oldu? Kapıdaki polis bastı bir vize şanlı pasaportuma “Welcome,” dedi. İşte aslında bu vize denen belge bu kadar ucuz bir şey. Boş yere stres yaratan zamklı bir kağıt parçası. Hiç sevmiyorum vizeyi. Nefret ediyorum vizeden.

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.