Home Page
23.09.2018
23.09.2018
ORGANİZASYONLAR
WORKSHOPLAR
SÖZEL & GÖRSEL DESTEK
TASARIM / PROJE
Üyelik
facebook sayfamıza katılın !

Zik Zak


Singapurlu Hostes
İzzeddin Çalışlar

Bir yaşıma kadar Kapadokya’da balona binmemiştim. Bir kez salt bunun için oraya gittim. Balonun pilotu Türk bir delikanlı olduğundan, ister istemez birkaç minibüsçü numarası da yaptı elbet. Önce herkesin içinde uyanan merakı giderdi. Bir balon bir başka balona havada çarparsa ne olur? Bu sorunun yanıtını aldık. Bir şey olmuyor. Sadece yolcular korkuyor. Bir kuru ağacın tepe dallarını da budadıktan sonra muhtemelen koca arazideki tek çöplüğün üstüne inmeyi başardık.

Kapadokya bir rüya. Dünyalılar için ölmeden görülmesi gereken on yer listesine mutlaka girmeli. Tesis ve hizmet kalitesi de her geçen yıl ilerliyor. Aynı gün Time’ı karıştırırken iki ilan görmüştüm. Biri Singapur Airlines’a aitti. Yıllardır kullandıkları hostes figürü bu kez resmiyetten uzak bir parkta banka oturuyordu. Fotoğrafta onu gören bir çocuk kollarını uçak kanatları gibi açmış hostese doğru koşuyordu. Yani, o güzel kız bir çocukta bile uçma duygusu uyandırıyordu. Basit, doğal ve etkili bir ilandı. O ilan gözümde canlandıkça, hâlâ aklıma Singapur’u ve gerçekten ilandaki kıza benzeyen cici Singapur Airlines hostesleri ve Asya’ya has gülümsemeler gelir. O gün de şu balona binsem de ağır ağır doğuya yol alsam diye iç geçirmiştim.

Image

Bir kaç sayfa sonra aynı dergide bu kez karşıma Türkiye ilanı çıkmıştı. Tam dört sayfa. Ankara Ticaret Odası, bastırmıştı parayı. İş ilanla da kalmamış, ortasına bir de DVD yapıştırılmıştı. Önce “Helal olsun, işte tanıtım budur,” demiş, ama daha ilanın başlığında canım sıkılmıştı. Mevlana’nın o ünlü “Kim olursan ol, yine gel,” mısraını kullanmışlardı. İyi güzeldi de altına ‘Mevlana’ diye imza atınca iş karışmıştı. Her dilin kendine göre kuralları vardır. Mevlana’nın Mesnevi’si de onun üzerine yazılmış bir çok kitap da Batı ülkelerinin hemen her kitapçısında bulunur. Sufizm giderek daha çok ilgi toplayan bir düşün sistemi olarak her din ve kültürden meraklıyı kendine çekiyor. Ama bir tanesinde bile Mevlana’nın adı ‘Mevlana’ diye yazmıyor. Zat-ı muhteremin ismi pek iyi bildiğimiz gibi Mevlana Celaleddin-i Rumî. Bu yüzden başta İngilizce konuşulan ülkeler olmak üzere, bütün dünyada da kendisi Rumî olarak tanınıp biliniyor. Nasıl ki tutup da Eflatun dersek Platon’u kastettiğimizi kimsenin anlamayacağı gibi, ilanı okuyanın Mevlana’yı anlamasına imkan yoktu. İlanın geri kalanına da klasik yöntemle, neyimiz var neyimiz yoksa tıkıştırılmıştı. Pamukkale travertenlerinden Fethiye sahillerine, Aya Sofya’dan Mevlevi dervişine bir kolaj yapılmıştı. Bu imge karmaşasından kurtulamadık gitti zaten.

Aynen DVD’de de Türkiye’nin tanıtımına yönelik reklam filmleri vardı. Ama asıl bomba Sarı Gelin belgeseliydi. “Gel, gel,” diye turist çağıran bir ilanın içinde Ermeni sorununun ne işi olabilir? Eminim şöyle düşünmüşlerdir: “Sözde Ermeni katliamı yüzünden imaj sorunu yaşıyoruz. İddialara cevap verecek etkili bir belgeseli de ilanın yanında verelim. Seyretsinler de kim haklıymış görsünler. Bize hak verince bakışları değişir, daha çok gelirler.” Madem öyle, yabancı sermayeye teşvik yasalarının bir listesini de ekleseydiniz. Emlak fiyatları hakkında bir rapor, İMKB trendleri, yeni yapılan yollar, Hürrem Sultan’ın hayat hikayesi, Musevi göçü, Kamondo ailesi falan, hepsini koysaydınız. Pamukkale travertenleriyle Sarı Gelin belgeseli ancak Time dergisinde bir araya gelebilirdi. Bravo! Daha büyük bir hedef kitle şaşmasını iletişim tarihi yazmamıştır herhalde... Fena mı? Bir ilke daha imza atmış olmuştuk. Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili gerçekler ve yaz tatili... Toplu mezarlar, kafatasları ve Mavi Yolculuk! Bir iletişim öğrencisine sınav sorusu: “10 dakikada iki farklı görüntü gösterip, nasıl bir turisti gitmeye karar verdiği yerden vazgeçirirsin?” Bu DVD’yi yapan öğrenci tam not alır.

Neyse, reklama dönelim. Prodüksiyon şahane, görüntüler çekici, teknik kullanımı mükemmel. Bunun dışında Türkiye turizme atıldığı ilk yıllardan beri yapılan kolaj mantığı hala devam ediyor. “Türkiye’de çok şey var, Türkiye’de herşey var, deniz, tarih, doğa, mistisizm, tesis... Bir turist daha ne ister ki?”

Acaba turist başka bir şey istiyor olmasın? Turist denen varlık o kadar da karmaşık değildir aslında. O bizim hedeflediğimiz kitlesel turist, ne tarihe meraklıdır, ne arkeolojiye. Ne Mevlana felsefesi araştırmacısıdır, ne de farklı dinlerin birarada yaşamasına. Meraklısı bunları zaten kendi araştırır, bulur, gelir, görür. Time’a ödenen parayı geri kazandıracak olan kitleler ise aklında hiç bir olumsuzluk olmadan, mümkün olan en ucuza çoluğunu çocuğunu denize sokup, akşam yatmadan iki dans attırmak ister o kadar. Biz, sanki Akdeniz havzasında diğer kıyılarda yokmuş gibi tarih, doğa ve denizden bahsedelim... Ha, bir de sanki hayatımızın orta yerinde Mevlana’nın soyluluğuna yer açmışız gibi mutlaka bir semazen koyalım. Mevlana’ya yaklaşmaya turistlerden çok bizim ihtiyacımız varken üstelik... Biri çıksa da son yirmi yılda bu ülkede kaç tane Mesnevi satılmış açıklasa, bu ilanların samimiyetsizliği de kendiliğinden ortaya çıkacak.

Türkiye’nin tanıtımında samimi, doğal ve yalın mesaj vermeyi öneriyorum. Bir yirmi yıl da bunu denesek ne çıkar? Nasıl olsa kaybedecek pek bir şeyimiz yok. Yunanistan yapıyor. Haydi taklit edelim... Singapur da yapıyor. Onu taklit etmek biraz zor!

 
DİĞER YAZILAR

NEXUSartLine'da yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür, ilüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır.
İzinsiz alıntı yapılamaz.