|
07.02.2012 |
| İlham Durakları |
|
Sayfa 2 of 2
Tayland’da Damnoen Saduak Bangkok’la ilgili hemen hemen tüm tanıtım filmlerinde, afişlerde, kitapçıklarda ve broşürlerde rastlanan bir manzara vardır. Kıyılarında küçük evlerin bulunduğu bir kanal ve üzerinde onlarca tekne yer alır. Tekneler meyve, sebze doludur ve bu resmi gören herkes yüzer bir çarşı görmekte olduğunu hemen anlar. ‘Yüzer Çarşı’ (Floating Market) turistlerin o kadar ilgisini çeker ki, Bangkok kanallarında gezi yapan tekneler Damnoen Saduak’takinin zayıf benzerlerini hep yüzer çarşı olarak gösterip turistleri uyuturlar. Farkı görmenin tek yolu Damnoen Saduak’a gelmektir. Öğleden sonra sayıları iyice artan yüzer dükkanlar, envai çeşit ürün ve karışık renkleriyle ağır ağır kanalda gezerken, onların arasına karışan turist tekneleri ve yüzer mutfaklarla trafik iyice yoğunlaşır. Kimsenin yoğunluğundan şikayet etmediği ender trafikli ortamlardan biridir yüzen pazar. Müşteri adayları bu ilginç tekneleri daha yakından görüp, daha çok fotoğraf çekmek için, satıcılar da onları bir alışverişe razı etmek için daha çok zamana sahip olduklarından alabildiğine ağır hareket ederler. Satıcılar genellikle köyün yaşlı kadınlarıdır. Bahçesinden topladığı meyveleri, toptancının sebzelerini, oğlunun dükkanındaki oyuncaklardan bir seçkiyi ya da bizzat orada kaynattığı suda çabucak pişirip pirinçle beraber bir yaprağa sararak yenmeye hazır hale getirdiği geleneksel ‘fast food’ ürününü satarlar. Damnoen Saduak, bugün ‘cheap’ bir turistik gösteri haline gelmişse de, o kanalları on yıl önce görmüş birinin belleğindeki hali hiç silinmez. Bir yüzer çarşının işlevselliği ve getirdiği kısıtlamalardan doğan tekne üstü yaratıcı çözümlerle endüstri tasarımcıları için ilham kaynağı olma potansiyelini sürdürmektedir. Mısır’da Karnak Vaktiyle üç kilometre süren, 1. Nektabo'nun insan başlı sfenksler yolunda, tuğladan bir surla karşılaşılır. Surun ardı Luksor tapınağıdır. Tapınağın dış yüzündeki kabartmalar Kadeş Savaşı'nın tasvirleridir. Eşinden ayrılmış bir granit obelisk Paris’deki ruh ikizini özler. 3. Amenophis'in sütunlarla çevrelenmiş ilahi avlusunda tavanı olan ilk oda görülür. Hiç ölmeyen Tanrı Amun Ra'nın ikiyüzelli kız, doksan erkek çocuğu olduğu söylenir. Taş duvar üzerine oyulu bir tasvirinde hiç sansüre tabi olmadan ‘min’ biçiminde, anadan üryan ve dikleşmişken durur. Şiirler yazmış olmalı Karnaklı şairler. Kalem varken, papirüs varken şair olmadan durulmaz Karnak'da. Sonra şiirlerini bir çukura dökmüş olmalılar şiirden bir göl var çünkü Karnak'da. Durgunluğundaki kafiyeye de kayıtsız kalınamıyor üstelik...Karnak ve Luksor tapınakları tarihsel şoklardır. Bir tapınağı anlama ve anlamlandırma olarak çok eski ama dokunup gezilebildiğine göre çok eski olmayacak kadar ayakta ve sağlamdırlar. Yapıldıkları tarih ve dönemin koşulları gözönünde bulundurulduğunda, insanın tasarım ve inşa kabiliyetinin ötesinde estetik görüşünün de geliştiği mi gerilediği mi sorusu takılır akla. Luksor Müzesi’ndeki heykeller de bu sorunun yanıtsızlığını pekiştirir. Form ve anlamın birlikteliği, kübik mükemmelliyetçilik ve eşyanın estetiğiyle işlevinin buluşması bütün yaratıcılık tarihini bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı doğurur. Eh, ilham da bazen bu soru işaretleri içinde gizlidir zaten... Japonya’da Tokyo ‘Japon’ deyince otomobil meraklılarının aklına önce Toyota, Suzuki, Mitsubishi gelir. Biraz zorlayınca da diğer ürünlerin markaları. Oysa Japon balığı, Japon feneri, Japon yapıştırıcısı, Japon mutfağı gibi diğer bir çok ürünle de anılan dünyanın en büyük kültür ihracatçılarından biri Japonya’da bunca ortak değere rağmen hala sadece oraya ait o kadar çok şey var ki... Binlerce yıllık geçmişi olan “geyşalar” ve olimpik spor “judo” da; “Amerikan efsanesi” Harley Davidson’ların motorlarıyla dijital video kameraları da “Made in Japan”. Japonya’da gelenekler kendilerine yaşam alanı olarak Kyoto’yu seçmiş. Ve burası belki de gelişmiş dünyadaki tek turistik amaçlı olmayan gelenekler merkezi. Japonya dünyanın en çok turistini ihraç ediyor olsa da, yabancı turistler için kendi yaşantısını hiç değiştirmeyen bir ülke. Buranın tek gözde turistleri, yine Japon turistler. Geyşa kavramı sadece bir örnek. Batıda son yıllarda çok moda olan Zen ya da Feng Shui gibi uygulamalar, her bulmacada karşımıza çıkan “çiçek düzenleme sanatı” İkebana, Japon balıkları, kağıt fenerler, kimonolar, tokyolar ve kağıt katlama sanatı ilk göze çarpanlar olmak üzere, diğer geleneksel uygulamalar yaşamın tam merkezinde yeralıyor. Japonya’ya giden ve sadece Tokyo ile Osaka’yı ziyaret eden herhangi biri bütün bu yazılanlara karşı çıkabilir. Çünkü bu iki en büyük kentte gözlemlenen yaşam Kyoto’yla taban tabana zıt. İki ortam arasındaki tek ortak nokta, her şeyin alışılmışın dışında olması. Modern metropol gençliği üzerindeki Amerikan (Özellikle de Kaliforniya) hayranlığı, bir süre sonra anlamsız gelmeye başlıyor. Özellikle de Shibuya’daki moda ve tasarım zenginliğini görünce... Tüketim toplumundan “tasarım” toplumuna geçilmiş gibi bir durum var. Her alanda dizaynın üstünlüğü ve değerliliği gözleniyor. Neredeyse mahalleden mahalleye değişen moda akımları, sayısız mağaza ve aykırılık var. Shibuya caddesi birbiri ardına Japon tasarımcıların mağazalarıyla dolu. Comme des Garçons’un yaratıcısı Rei Kavakubo giysinin felsefecisi ve Japon tasarımının dekonstrüktif öncüsü. Kumaşa pile katarak farklı yönler vermesi ve Pleats Please line’ıyla ün kazanan Issey Miyake “uçuk” işleriyle bile halka inmiş durumda. Yohji Yamamoto aslında çok iyi bir terzi olmasıyla tanınıyor. En iyi kumaş, en iyi denim tonları, en iyi kalıplar onda. Wim Wenders’in belgeselini bile yaptığı, gerçek bir zen üstadı. Kenzo da renk ve desen ustalığıyla tanınıyor. Bunlar haute couture’ün uluslararası markaları olarak biliniyor ama Tokyo’da haute couture öyle ulaşılmaz ve sadece defilelerde izlenir bir olay değil. Daykayama bölgesindeki hemen her Japon üzerinde birkaç bin dolarlık tekstil ürünü taşıyor. Yine de en ilginç bölge tüm gençliğin ve özellikle de blucin manyaklarının toplandığı Harajuku. Burada geçerli moda akımlarını bir kaç başlık altında toplamak gerek çünkü tek bir modanın hakimiyetinden bahsetmek imkansız. Son olarak, Japon mutfağının sushi ve sashimi’den ibaret olmadığı da belirtmek lazım. Sonsuza giden yemek çeşitleri arasında bizim ocakbaşı mamullerine çok yakın örnekler de var. Japonya’da aynı bahçe yapmak, kağıt katlamak, çiçek düzenlemek gibi yemek pişirmek de bir sanat dalı olarak algılanıyor. Dolayısıyla Tokyo her adımda bir ilham sergilenen bir kent olarak, ceplerinde ne varsa ortaya döküyor... Karayipler’de Guadeloupe Bu devirde bu nasıl oluyor, izahı güç ama; kimi Avrupa imparatorluklarının hala binlerce kilometre uzakta sömürgeleri var. Fransa’nın Karayipler’deki adalarından biri Guadeloupe. Aynı Hint Okyanusu’ndaki Réunion gibi, burada da kullanılan para birimi euro, sanki Fransa sınırları içindeymiş gibi Avrupa Birliği fonlarıyla besleniyor ve Fransızca konuşuluyor. Aslen yerli halkın kullandığı dil kırık bir Fransızca olan Créole. Bu terim sadece bir dili değil, toplam bir kültürü de ifade ediyor. Buradaki kırsal yaşam, kimi zaman çok vahşi olabilen okyanusla barışık hayat tarzı ve doğanın zenginliğinden kaynaklandığı hissi veren kendi halindelik belki diğer Karayip adalarında da var ama Guadeloupe’a damga vuran ilham hazinesi bir başka. Bu hazine de renklerden oluşuyor. Turuncunun tonları, kavuniçi pastelliği, mora çalan kırmızılar ve nar çiçeği cartlığı onca geniş bir renk spektrumu yaratıyor ki, insan daha yanyana geldiğini görmediği ne çok renk olduğunu fark ediyor. Derme çatma kulubelerin cephelerinde, pazardaki kadınların başörtülerinde, kılık kıyafette, yemek tabağındaki tatlı tuzlu karışık lezzetlerde hep o renk karmaşası var. Grinin, bejin, uçuk sarının yeri yok bu adada. Soğuk renkler soğuk coğrafyalara bırakılmış, sadece yılın her günü 30 derece olan iklime uyum sağlayabilen renklere yer verilmiş gibi. Esmer tenler o civcivli armoni arasından kendini gösteriyor. Özenle hazırlanmış bir meyve kokteylinin içinde yaşarken nasıl bir ilham bulacağınız ise size kalmış. |