|
22.05.2012 |
| Eski Musikinin Rüzgârıyla |
|
Yahya Kemal, modern Türk şiirinin kurucusu sayılır ve şiirimizi yenileyen eserleri Kendi Gökkubbemizin Altında adlı kitabındadır. O, hayranı olduğu büyük divan şairlerimizin tarzında şiirler de söylemiştir. Bunları toplayan kitabı ise Eski Şiirin Rüzgârıyla adını taşır. Ben, tamamen kendi bestelerimden oluşan bu plağa ad seçerken bu kitabın adından esinlendim. Benim bütün bestelerim eski tarzda. Yahya Kemal’in “yeni” şiirlerinin karşılığı olabilecek bestelerim yok benim. Yaklaşık 80 yıl önce devlet eliyle başlatılan, Türkçülüğün Esasları müellifinin yazdığı, akıllara durgunluk verecek cahillikte birkaç paragrafa dayalı kıyım, insanoğlunun vücude getirdiği iki büyük musiki birikiminden biri olan klasik Türk musikisini kendi vatanında müşterisiz meta haline getirdi. Bu yüzden ben, tarihinden koparılmış bir toplumun da, Batı hayranlığıyla öz geçmişine düşman kesilen jakoben elitlerin de zevkini okşayacak “yeni” bir musikinin yoğrulmasına katkıda bulunmayı düşünmedim. Bazılarının dediği gibi klasik Türk musikisi imkânlarını tüketip devrini tamamlamadı. Yetenekli musikişinasların nesli de kesilmedi. 18. ve 19. yüzyıllarda Batılılaşma (Avrupaîleşme) yolunda atılan adımlar, bu musikinin, yavaş yavaş sosyo-kültürel zeminini yok etti. Gittikçe daha değersiz eserlerin bestelenmesine sebep, yetenekli bestekârların yetişmez olması değil; geleneksel eğitim yöntemi terk edildiğinden, musikinin iyi öğretilememesi ve temyiz kabiliyetine sahip dinleyicisinin azalmasıdır. Yoksa gelenek, tıpkı daha önce defalarca olduğu gibi, kendini yeniler ve değişen koşullara kendini uyarlardı. Aslında gelenek, bir anlamda kendini yeniledi. Ama artık içinde bulunduğu koşullar (veya sosyo-kültürel ortam) daha iyisine imkân vermiyordu. Hâsılı, kabahat musikinin kendisinde değil; hayatımıza verilen yeni şekildedir. Bugün bu musikinin sevdalılarına düşen, geleneği yenilemek değil, olanca derinliği ve zenginliğiyle onu ortaya çıkarıp yeni nesillere aktarmaktır. Benim bu plaktaki naçiz bestelerim, bir yenilik hamlesi olarak değil; toplumun ezici çoğunluğunun varlığından habersiz bulunduğu bu kaynağın hâlâ ne kadar canlı ve verimli olduğunu gösterme niyetinin dışavurumudur. 17 yaşımdayken birkaç şarkı yapmış, bunların değersiz birer taklit olduğunu fark ettikten sonra bir daha bestekârlığa heves etmemiştim. 40 yaşımdan sonra, her boyutunu kavramak amacıyla makam olgusunu didik didik ederken yeni terkipler oluşturma imkânlarının henüz tükenmediğini fark ettim ve ben de eslâf gibi, mevcut bazı makamların bünyesini kısmen değiştirerek veya hiç bir araya getirilmemiş cinsleri alışılmamış perdeler üstünde eşleştirerek yeni terkipler yaptım. Bunları açıkladığım yakın dostlarım, benden örnekler bestelememi istediler. Elinizdeki plakta yer alan eserlerin çoğunu bu yeni makamların ilk örnekleri olarak besteledim. İlkin, dik hisar perdesi üzerinde kurulacak segâh makamıyla segâh perdesi üzerindeki (yerinde) segâh makamını birleştiren bir makam tasarlamıştım. O sıralarda nerdeyse hiç ayrılmadığımız Osman Kırklıkçı’ya, bundan bahsedince bir seyir örneği mırıldandım. Osman “Bence bu çok güzel bir makam olur, mutlaka örnekler bestelemelisin” dedi. 24 Ocak 1999 gecesi, evde herkes yattıktan sonra çengimi akortlayıp, yan odadan duyulmayacak bir sesle çalarak, müstakbel bir eserin nağmelerini aramaya başladım. İki saat kadar sonra dört hanelik bir peşrev çıktı ortaya. Doğrusu ya bu süreç çok tatlı bir heyecan vermişti bana. Birden, bu eseri, Kantemir Edvârı’ndan alınmış bir peşrev gibi, bir prova akşamında Bezmârâ’ya çaldırıp, ertesi provada da kimin bestesi olduğunu açıklamak gibi muzip bir fikir geldi aklıma. Tam bir nota hattatı olan tanburî Pelin Kuruoğlu’ndan, bu peşrevin notasını yazmasını rica ettim. Provalarda kullandığımız Owen Wright notalarına benzesin diye, bilgisayarda yazıp bastığım Çifte Segâh başlığını üstüne yapıştırdım; bestekâr adı köşesinde Kantemiroğlu adı görünüyordu. İyice inandırıcı olsun diye, Owen Wright’ın İngilizce dipnotlarından birini de eklemeyi ihmal etmedim. Fotokopiciye çoğalttırdığım notaları Owen Wright notalarından ayırmak kolay değildi. Aralarında Pelin’in de bulunduğu bazı yakınlarımı, şakayı yapacağım akşam provaya davet ettim. Notaları dağıttım; arkadaşlarım kemâl-i ciddiyetle bu yeni eseri en uygun tempoyla ve en münasip perdelerle çalmak için birkaç kere baştan sona icra ettiler. Hemen hepsi eseri beğenmişti. Birol “Bu, Sazkâr Peşrev’in üslûbuna daha yakın” dedi. Gerçeği bilen yakınlarımla göz göze gelip bıyık altından güldük. Ertesi provada aynı notayı, bu defa başlığını değiştirerek gene önlerine koydum. Çifte Segâh yerinde Bezmârâ Makamında Peşrev, Kantemiroğlu yerinde de Fikret Karakaya yazılıydı. “Vaay, tebrikler; hadi çalalım şunu” diyerek, geçen haftaki eser olduğundan habersiz, esere girdiler. Birkaç ölçü sonra şakayı anlayıp durdular ve uzun uzun güldüler. Bu peşrevin semâîsini, Antalya’da tatildeyken ta 30-31 Temmuz 2000 tarihinde yapabildim. Ama daha önce ikinci makamımı terkip etmiş, onun bazı örneklerini bestelemiştim. Bu makamı, bir gün evde şevkefza makamında taksim ederken “Acaba rast perdesi üzerinde nihavend gibi bitirilebilir mi?” diye denemeler yaparken buldum. Yine Bezmârâ’daki arkadaşlarıma şaka yapmak amacıyla, Ali Ufkî’nin Mecmûa’sındaki sazende semâîlerine benzesin diye, yürük-semâî usulünde dört cümlelik bir melodi yazdım. İlk cümle, nihavendin rast-çargâh arasındaki perdeleriyle kurulmuştu ve rast perdesinde bitiyordu. İkinci cümle, şevkefza makamının dügâh-hüseynî arasındaki perdelerini kullanıyor ve çargâh perdesinde kalıyordu. Şehnaz perdesine (la bemol) kadar uzanan üçüncü cümle, şevkefzanın içinde de karşımıza çıkan kürdî perdesi üzerindeki nikrizi gösteriyordu. Aynı nikrizin devamı gibi başlayan dördüncü cümle, demiryolcuların deyimiyle, uygun bir noktada makas değiştirip nihavend gibi sona eriyordu. Bezmârâ’ya ikinci bir şaka yapmak üzere başka cümleler ekleyip başına Nihavend-i saba yazmayı düşündüğüm bu melodi, ailemin ve o zamanlar bize sık sık uğrayan komşumuz Maide Selen’in çok hoşuna gitmişti. Ne yalan söylemeli, ben de bu tatlı, ama hazin melodideki makamsal terkibi çok sevmiştim. Çengim, günlerce ona uygun akortta kaldı. 24 Temmuz 1999 günü, erken peşrevlere benzesin diye, devr-i revan usulüyle üç hanelik bir peşrev yapmaya başladım. Ertesi gün tamamladığım bu peşrevin ilk hanesi, dört cümlelik yürük-semâîdeki makamsal kurguya harfiyen uyuyordu. Üç gün sonra “Efe’ninMelâli” adını verdiğim üç hanelik oyun-havasını yaptım. Aile fertlerim ve diğer yakınlarım bunu daha çok sevdiler. Bu makam beni çok heyecanlandırmıştı. Herkese tanıtmak için sabırsızlanıyor, adı bestekâra çıkmış herkesi bu makamda eser bestelemeye teşvik etmek istiyordum. Nihavend-i saba adı uygun değildi. Türkçe bir isim koymalıydı bu makama. Ama aklıma gelen hiçbir Türkçe isim tatmin etmedi beni. Sonunda sabavend adında karar kıldım. Bir gün Radyo’da Reha Sağbaş’ın bir stüdyoda tek başına sazını akort ettiğini görünce, “Sana bir şey göstermek istiyorum” dedim ve Efe’nin Melâli’nin notasını dolabımdan getirip önündeki sehpaya koydum. Sabavend kelimesini görür görmez “Bu benim makamım” dedi Reha. Şaşakaldım. “Nasıl yani” dedim. Ama çabucak anladım ki, inanılmaz bir zeyreklik gösteren Reha, daha makamın adından içeriğini kavramıştı. “Peyk-i safâ bu. Bayılırım ben o makama” diye açıkladı. O zaman anladım ilk tepkisinin sebebini. “Hayır, bu farklı. Peyk-i safâda önce tam teşekküllü saba yapılır, ardından tam nihavendle karar verilir. Benim makamımda ise ne saba tamdır, ne nihavend. Eskilerin kısa tariflerine benzer bir tarif vermek gerekirse, nevasız nihavend ve segâhsız sabanın birleşimi denebilir. Şu oyun-havasını çalarsan anlarsın.” dedim. Reha itiraz etmedi. Akordunda küçük rötuşlar yapıp eserimi çalmaya başladı. Birinci hane bittiğinde “Harika!” diyerek fikrini belirtti. Mülazime daha da hoşuna gitti. Bitince, “Bu makamda başka besten yok mu?” diye sordu. “Peşrev de yaptım. İstersen yarın onu da getiririm.” dedim. Sazını kılıfına koydu. “Hadi çay içelim” diyerek beni kantine götürdü. Bizim arkadaşlardan 4-5 kişinin toplaştığı masaya biz de yanaştık. Reha heyecanla “Fikret çok güzel bir peyk-i safâ oyun-havası bestelemiş” dedi. Ben bir kere daha “Peyk-i safâ değil, sabavend” dedimse de o fikrinden hiç caymadı. Sabavend peşrevimin semâîsini, ancak bir yıl sonra 13 Temmuz günü besteleyebildim. İlk bestelediğim dört cümleyi de bu saz-semâîsinin dördüncü hanesi olarak kullandım. O sıralarda üçüncü bir makam tasarlamıştım. Hiçbir örnek bestelemeden suzidil-aşiran adını verdiğim bu makam, adından da anlaşılacağı üzre, suzidil makamı gibi başlayacak, karara giderken, uygun bir noktada makas değiştirerek, aşiran (mi) perdesinde hicaz cinsiyle değil, uşşak cinsiyle sona erecekti. Adının sonunda –aşiran takısı bulunan hüseynî-aşiran, hicaz aşiran gibi makamların kategorisinden bir makam olacaktı bu. Ersin bu tasarımı duyunca hararetle örnek bestelemeye teşvik etti beni. Tatil için Antalya’ya giderken yanıma nota kâğıdı almayı ihmal etmedim. Ne zamandır Kantemiroğlu’nun Sipihr Peşrev’i için bir saz-semâîsi yapmak istiyordum. 1 Ağustos 2000 günü birkaç saat içinde bestelediğim semâînin üstüne Sipihr-i atîk Saz-semâîsi yazdım. Çünkü bu makam, en güzel örneklerinden biri Zekâî Dede’nin yürük-semâîsi (Hâlât-ı dili benzetemem hâlet-i sihre) olan yeni sipihr makamından farklıydı. Şehnaz makamına özgü nağmelerle başlayan yeni sipihr hüseynî makamı gibi bitiyor. Oysa Kantemir’in peşrevinden başka örneği bulunmayan erken sipihr, hisar (re diyez) perdesinin atlandığı bir hisar nağmesiyle başlıyor, tiz nevaya, hatta tiz hüseynîye kadar yine hisar makamı gibi yükseliyor, hiç hisar perdesi kullanmadan, karara giderken şehnaz (sol diyez) perdesini terk edip acemli bir hüseynî (necid hüseynî) gibi sona eriyor. Birinci hanenin giriş ve karar nağmelerinin, Kantemir’in peşrevinin giriş ve karar nağmelerine benzemesi için epeyce uğraştım. Bulduğum karar nağmesi o kadar hoşuma gitti ki, üç haneyi de o nağmeyle bitirdim. Bu semâînin verdiği kendine güvenle, aynı gün bir de nişabur saz-semâîsi yapmaya başladım ve ilk üç hanesini besteledim. Ertesi gün (2 Ağustos) dördüncü haneyi de yapınca, Ersin’in beklediği Suzidil-aşiran Peşrev’e başladım ve ilk üç hanesini yazdım. Niyetim bu makamda bir Mevlevî-âyini bestelemek olduğundan peşrev için devr-i kebir usulünü seçmiştim. Ertesi gün dördüncü haneyi yapınca, bir saz-semâîsi için çalışmaya başladım. Fakat bulduğum, not ettiğim hiçbir nağme beni tatmin etmedi. Tatilin kalan günleri, bestekârlık bakımından verimsiz geçti. İstanbul’a dönünce müstakbel bir suzidil-aşiran saz-semâîsi için iki defa birinci hane ve mülazime yazdım. İlkini Ersin’e çaldım “Çok güzel olmuş” deyince “Al senin olsun, tamamla” dedim. Aradan birkaç gün geçti. Ona ikincisini de çaldım. Yine “Çok güzel” dedi. “Al bu da senin olsun” cevabını verdim. Beni zorlayan karardı. Zirgüle (sol diyez) perdesini erken terk edince kürdîlihicazkâr gibi bir şey oluyordu. Ama son anda zirgüle yerine rast kullanıp uşşak cinsine geçmek de kolay değildi. Eylül başlarındaki üçüncü teşebbüsüm iyi sonuç verdi. Üç gün içinde semâînin üç hanesini yazdım. Bu defa da dördüncü haneyi bir türlü yapamıyordum. Nihayet 25 Eylül 2000 günü, devr-i turan usulünde –istenirse müstakilen bir mandra gibi de çalınabilecek– uzun bir dördüncü hane yaptım. Bu semâî hakkında uzun zaman “yaptığım en güzel saz-semâîsi” diye düşündüm. Bir gün, o güne kadarki bütün bestelerimi çantama koyup Mutlu Torun’a göstermek ve benim makamlarımda onu da beste yapmaya teşvik etmek için Konservatuvar’a gittim. Mutlu Bey, her eseri satır satır dikkatle gözden geçirdi ve pek çok öneride bulundu. Çünkü öğrencilerin ödevlerini inceler gibi incelemişti. Öğrenci ödevleriyle benimkiler arasında çok önemli bir fark vardı: Belki, daha geniş bir hayal-gücüne veya daha büyük bir bestekârlık yeteneğine sahip bir musikişinas, benim bestelerimi gerçek birer şâhesere dönüştürebilirdi; ama ben onları “bitmiş” sayıyordum. Gerçekten de hiçbiri üzerinde sonradan hiçbir değişiklik yapmadım. Mutlu Bey, benim makamlarımda beste yapmadı. Ama, bir kokteylde tesadüfen üçümüz bir araya geldiğimizde Necdet Yaşar’a benim «ilginç» makamlar tertip ettiğimi ve örnekler bestelediğimi haber verdi. Büyük üstad hemen bana dönüp “Öyle mi, nasıl makamlar, anlat bakayım” dedi. Ben de sırayla anlattım. Çok ilgilendi. “Lutfen bana onları getir ve oku”
dedi. Birkaç gün sonra Necdet Yaşar’ı matbaasında ziyaret ettim. Hoş-beşten sonra “Getirdin mi?” diye sordu. Bestelerimi çıkardım ve okumaya başladım. Hepsini, başını kaldırıp gözlerini kapatarak dikkatle dinledi. Cümleler bittikçe “güzel, çok güzel” diyerek taltif etmeyi ihmal etmedi. Okumam sona erince “Makamların da nüktelerin gibi olmuş” dedi. Sonra da unutamayacağım bir teklifte bulundu: Bülent Aksoy, Rifat Bey’in kayıp sanılan Ferahnâk Âyin’inin notasını yayımlamıştı. Bir CD yapmak üzere Bezmârâ’nın hanendeleri ve birkaç sazıyla bu âyini prova etmeye başlamıştık. Âyinin başına konan peşrev, geleneğin hilâfına zencir usulündeydi. Halbuki bütün âyin peşrevleri devr-i kebir usulündedir. Durumdan vazife çıkararak, ferahnâk makamında ve devr-i kebir usulünde bir âyin peşrevi yapmaya karar verdim ve 5 Şubat 2001 günü ilk iki hanesini besteledim. Eser uzun zaman bu iki haneden ibaret kaldı. Üçüncü hanesini yine Antalya’da tatildeyken 22 Temmuz 2001 günü yaptım. Peşrevi ancak 23 Temmuz’da tamamlayabildim. Ferahnâk Peşrev’e başladıktan 22 gün sonra, 27 Şubat 2001’de, nişabur makamının hangi cinslerden oluştuğu üzerinde kafa yorarken yeni bir makam terkibi geldi aklıma. Çargâh perdesi üzerinde nikriz kurduktan sonra, karara giderken bir tür şaka yapıp, çargâhta nikrizli değil, dügâhta buselikli karar verecektim. Hemen sazımda bu fikri uyguladım. Sonuç heyecan vericiydi. Benden öncekiler bunu düşünmemiş olamazdı. Peki neden elimizde bunun örneği yoktu? Kimbilir? O heyecanla dört hanelik bir oyun-havası besteleyiverdim. Mülazimesi, Edvard Grieg’in Holberg Süiti’ndeki bazı pasajları hatırlatıyordu.Oradan tek bir motif bile almış değildim. Ama açıklanmaz biçimde o eseri çağrıştırıyordu mülazime. Hemen Ersin’e telefon ettim ve telefonu önüme koyup dört haneyi de çaldım. “Nasıl buldun?” diye sorunca “Hocam bu harika bir şey” cevabını verdi Ersin. O gün eserin notasını temize çekerken, çargâh (do) üzerindeki nikrizi yerine (sol üzerine) almanın, karardaki buseliği ise aşiran (mi) üzerine indirmenin uygun olacağına karar verdim. Makama ad olarak, “gönlü bağlı, âşık” anlamına gelen Farsça dil-beste kelimesini seçtim. İçindeki nikrizden dolayı dilbeste makamı, bir zeybek besteleme isteği uyandırdı içimde. Bildiğim ve o günlerde işittiğim bütün zeybekleri dikkatle inceleyip, müstakbel bir zeybeği oluşturabilecek birçok müzik cümlesi not ettim. Sonra bunları âhenkli bir bütüne dönüştürmeye çalıştığım 10 Nisan 2001 günü, iki haneli zeybeğimi tamamladım. İkinci hanenin, akıllarda kolayca kalacak veciz bir cümle olarak makamı özetlemesi için epeyce uğraştım. Bu bestemi önce, bir yayınevinde karşılaştığım Melih Duygulu’ya gösterdim ve “Kendi bulduğum bir makamda bir zeybek yazdım. Bak bakalım olmuş mu?” diye sordum. Melih hemen notayı okuyup “Valla mükemmel olmuş. Ama Halk musikisinde buna benzer bir makam var zaten.” cevabını verdi. “Deme! Bir örneği var mı?” diye sorunca bir uzun-havadan bahsetti. Ömer Akpınar’dan rica edip Radyo arşivinden bu uzun-havanın kaydını aldım. O uzun-hava nerdeyse tamamen nikriz nağmeleriyle okunduktan sonra aşiran (mi) üzerinde uşşakla sona eriyor. Oysa benim makamım, nikriz makamındaki hicazla, buselik makamının nevada (burada dügâhta) hicazını çok âhenkli bir şekilde kaynaştırıyor ve karara giderken tekrar nikrizi duyurup bir sürpriz yaparak buselikle bitiyor. Fikrini almak için zeybeğimi Radyo’da Mehmet Erenler’e gösterdim. Mırıldanarak deşifre etti ve “gayet güzel olmuş” dedi. Bu bana yetmedi. Notayı Ömer Akpınar’a da gösterdim. Onun değerlendirmesi daha vâkıfâne idi: “Bunun her cümlesi başka bir yörenin üslubunda.” Halk musikisini onun kadar tanımayan benim gibi birinin yapacağı zeybek bu kadar olurdu. Bu makamdan da hiç olmazsa bir peşrev ve bir semâî bestelemeliydim. Temmuz sonunda Antalya’da tatildeyken dört haneli peşrevi yaptım (25 Temmuz 2001). Üçüncü haneyi aşiran (mi) üzerinde şehnaz-buselik olarak tasarladım. Bu hanenin sonuna doğru,Mustafa Çavuş’un şarkısındaki (Küçüksu’da gördüm seni) uşşak geçkisini de araya sıkıştırabilmem, bu peşrevi daha çok sevmemi sağladı. Ertesi gün bu makamın saz-semâîsini de yaptım. Nişabur ve Suzidil-aşiran Saz-semâîlerininin dördüncü haneleri de modern üsluptaydı. Ama Dilbeste Saz-semâîsi’nin dördüncü hanesi, özellikle kromatizmlerle oldukça modern bir hava arz ediyordu. 2007 ortalarında bütün bestelerimi kaydedip musikiseverlere sunmak için bir imkân doğunca, Ferahnâk Peşrev’ime eş olacak bir saz-semâîsi bestelemeye karar verdim. Aslında bu uğurda daha önce de teşebbüslerim olmuştu. Hatta bir keresinde,Melekzet Efendi’nin hayran olduğum şarkısının (Titrer yüreğim ol gül-i ter bezme gelirken) zeminindeki musiki cümlesini aksak-semâî usulüne taşıyarak müstakbel bir ferahnâk saz-semâîsinin birinci hanesini oluşturmuştum. Ama benim dönüştürdüğüm cümle, şarkıdaki gücünü kaybetmişti ve bu ilk denemeyi yüz üstü bırakmıştım. 2007’de Temmuz başlarında Antalya’ya tatile giderken elim boş dönmemeye kararlıydım. Ama Ferahnâk Saz-semâîsi’nin orada ancak ilk iki hanesini ve mülazimesini yapabildim (11 Temmuz 2007). Üçüncü hane ile dördüncü haneyi 18 ve 19 Ağustos günlerinde atölyeme kapanarak besteledim. Bu plağa almadığım tek bestem kaldı: Dostum Memduh Cumhur’un ricam üzerine yazıp telefonda dikte ettiği bir kıta üzerine gecikmeden bezmârâ makamında bestelediğim ve ertesi gün telefonda ona okuduğum şarkı. Açıkça söylemek gerekirse bu şarkı Memduh Cumhur’un «hiç olmazsa bir ağır-semâî» beklentisini karşılamadığı gibi benim de içime sinmedi. Gerçi şarkıda musiki açısından bence bir kusur yok. Nitekim Doğan Dikmen bu şarkıyı duyunca, “TRT repertuarına alınsın da okuyalım” demişti. Fakat ilk mısra “Vatan ufkunda” diye başladığı için ben bu güfteyi biraz hamasî bulmuştum. Dostumdan ilk mısraı yeniden yazmasını rica edeceğim. Kızmaz kabul ederse, ikinci ve dördüncü mısralardan sonra terennüm ekleyerek onu bir nakış ağır-semâîye tahvil edeceğim. Çünkü şarkıyı aksak-semâî usulünde yapmıştım. Ömrüm vefa ederse kendi makamlarımda en azından ikişer beste ve ikişer semâî de yaparak eksiksiz birer fasıl vücude getirmek istiyorum. Dilerim yeni plaklarda bu fasılları size sunmak müyesser olur. Fikret Karakaya |